Kadın, Kadın Hakları, Feminizm İlişkili Filmler Listesi
Kadın, Kadın Hakları, Feminizm İlişkili Filmler Listesi
21
Film
6 dk.
Okuma Süresi
1 bin
Görüntülenme
Read this page in English
Liste mahkumiyet, ekonomik zorluk, dini, ailevi, toplumsal, baskılarla mücadele eden, adalet ve bazen intikam arayışı içerisinde olan güçlü kadın karakterleri üzerine odaklanır. Bunun yanı sıra kadın hareketi içerisinde önemli rol oynayan filmlere yer verir.
BM
Bahadır Mahmut
Küratör
Kadın Kavramı ve Feminizm Üzerine Filmler listesi kadının, kadın kavramının ve feminizmin sinema ile ilişkisini özetlemeyi amaçlar.
Kadınlar 19. yüzyılında sonunda ortaya çıkması sebebiyle diğer sanat disiplinlerinden farklı olarak sinemaya tespit edilebilir şekilde dahil oldular.
1895 yılında Alice Guy-Blaché Lumière Kardeşlerin Employees Leaving the Lumière Factory (1895) filmini izler. Tarihin ilk filminden herkes gibi oldukça fazla etkilenen Alice Guy çalışmakta olduğu dönemin en büyük film şirketlerinden Gaumont altında filmler çekmeye başlar.
Alice Guy film çektiği sürede yenilikçi işler yapar. Bazı kaynaklara göre ilk kurgu film olan The Cabbage-Patch Fairy (1896) filmini de Méliès’nin aynı kategori ile tanınan A Trip to the Moon (1902) filminden önce çekmiştir. Filmlerinde feminist ögelere yer verir. Özellikle The Consequences of Feminism (Feminizmin Sonuçları) (1906) gibi filmleri, cinsiyet rolleri ve toplumsal beklentilerin sorgulanmasına katkı sağlamıştır. Yönettiği filmlerde kadın karakterlere önemli ve güçlü roller vererek, kadınların hikaye anlatımında etkili bir şekilde yer almalarını sağlamıştır. Bu durum, kadın karakterlerin sadece erkek karakterlerin yan rolleri olmadığını gösteren önemli bir adımdır.
.embed-container { position: relative; padding-bottom: 56.25%; height: 0; overflow: hidden; max-width: 100%; } .embed-container iframe, .embed-container object, .embed-container embed { position: absolute; top: 0; left: 0; width: 100%; height: 100%; }
Alice Guy tüm yaptıklarına rağmen veya tüm yaptıkları sebebiyle sektörden uzak kaldığı bir kaç yıl sonrasında tekrar sektöre dahil olamaz. Men edilir. Çektiği filmlerden ismi kaldırılır ve bu filmler asistanlarının (erkek) filmleriymiş gibi gösterilir. Bazı filmleri bu sahipsizlik içerisinde ortadan kaybolur.
Alice Guy’ın gösterdiği cesaret ve teknik kabiliyetlerinin; erkek egemen bir dönem ve sektörde, kollektif bir kadın hareketi içerisine yer alamaması sebebiyle önemsizleştirilmesi sinema için ileriki yıllarda diğer sektörlerdekine benzer şekilde bir standarda dönüşecektir.
Bir izleyicinin veya konuya uzak bir kişinin kadınların sinemadan dışlandığını, zorluklarla karşılaştıklarını, engellendiklerini görmesi oldukça güç olabilir. Çünkü ilk dönemlerden itibaren kadınlar sinemada çok fazla görünür şekilde bulunurlar. Tek sorun kadınların neredeyse görünür oldukları tüm noktalarda stereotipleştirilmiş olmalarıdır.
.embed-container { position: relative; padding-bottom: 56.25%; height: 0; overflow: hidden; max-width: 100%; } .embed-container iframe, .embed-container object, .embed-container embed { position: absolute; top: 0; left: 0; width: 100%; height: 100%; }
Kadınların sinemada stereotipleştirilmesi, ataerkil düzenin kadınlar ve erkekler özellikle de çocuklar tarafından daha anlaşılır ve uygulanır hale gelmesine yardımcı olur. Stereotipleştirme sadece bir kesimi belirli kalıplar içerisine sığdırmaya çalışmakla yetinmez tüm izleyicilerin sınırlarını stereotipleştirilene göre dizayn eder.
Sinemada Kadın Stereotipleri
Damsel in Distress (Tehlikedeki Kadın): Bu stereotip, bir kadının sürekli olarak başkalarının yardımına ihtiyaç duyan, zayıf veya savunmasız olarak tasvir edilmesini içerir. Örneğin, eski tür aksiyon filmlerinde, kadın karakterler sık sık kötü adamlar tarafından kaçırılan veya tehlikede olan figürler olarak kullanılırlar.
Manic Pixie Dream Girl (MPTK): Bu stereotip, kadın karakterlerin erkek ana karakterin hayatına renk katan, çılgın ve romantik olarak tasvir edilmesini içerir. Bu karakterler, kendi amaçları ve derinlikleri olmayan, yalnızca erkeğin karakter gelişimine hizmet eden figürler olarak sunulurlar. Örneğin, "500 Days of Summer" filminde Summer karakteri bu stereotipin bir örneğidir.
Femme Fatale (Ölümcül Kadın): Bu stereotip, kadın karakterleri cinsel cazibeleri ve manipülatif yetenekleri ile tanımlar. Genellikle erkek karakterleri kandıran veya kötülüğe sürükleyen karakterler olarak gösterilirler. Örneğin, "Basic Instinct" filmi, Catherine Tramell karakterinin bir örnek olduğu bir ölümcül kadını tasvir eder.
Ev Kadını: Bu stereotip, kadın karakterleri sadece evde iş yapan ve aileleri için yaşayan kişiler olarak tasvir eder. Onların hayatları genellikle aileleri etrafında döner ve kendi kariyerleri veya hedefleri yok gibi görünür. Örneğin, 1950'lerdeki bazı Hollywood filmleri, bu stereotipi yaygın bir şekilde kullanmıştır.
Genç ve Güzel Stereotipi: Bu stereotip, kadın karakterlerin sadece gençliklerinin ve fiziksel güzelliklerinin değerli olduğunu gösterir. Yaşlı veya farklı beden tiplerine sahip kadınlar, genellikle bu stereotip tarafından dışlanır. Örnek olarak, birçok romantik komedi filmi, genç ve güzel bir kadının aşk hikayesini anlatırken bu stereotipi yansıtır.
Kadınlara kamera önünde stereotip olarak birçok rol biçilirken sektörde karar alıcı kritik rollere uzunca süre erişimleri olmamıştır. Buna rağmen kadınların bu streotiplerin dışına taşındığı filmlere de rastlamak mümkündür. Özellikle erken dönemde yenilikçi bir şekilde Sovyet montaj film akımında bu duruma sıklıkla rastlanır. Örneğin Sergei Eisenstein'ın Strike (1925), Mother (1926) ve Fridrikh Ermler'in Fragment of an Empire (1929) filmlerinde kadınlar stereotip olmanın çok ötesinde derinlikli ve etkindir. Eisenstein'ın bu filmlerde yaptığı şey kadına pozitif ayrımcılık değil devrim içerisindeki yerinin objektif şekilde gösterilmesinden ibarettir.
Sinemanının erken dönemindeki Sovyet montaj filmleri veya etkili olmuş bazı kadın yönetmenlerin münferit çıkışları (Alice Guy (1873-1968), Lois Weber (1879-1939), Dorothy Davenport Reid (1895-1977), Germaine Dulac (1882-1942), Anita Loos (1889-1981), Nell Shipman (1892-1970), Dorothy Arzner (1897-1979) …) 2. dünya savaşı sonrasında kadınların toplumda yeniden konumlandırılmaya başlanması ile sinemada kadınların daha egemen hale gelmesinin altyapısını hazırladı.
2. Dünya savaşı ile kadının ekonomik düzen ile entegrasyonu
Dünya savaşı sonrasında kadınların toplum ve ekonomik düzen içerisinde edindikleri yerin ileriki yıllarda derinleşmesi femizimin ikinci dalgasının yaşanmasını sağlamıştır. Aynı dönemde özgürlükçü görüşlerin yaygınlaşması, ekonomik refahın artması, teknolojinin gelişmesi ve bağımsız sinemanın yaygınlaşması kadınların genişleyen sektör içerisinde daha fazla yer almalarını sağladı.
Feminizmin Tarihinde Üç Ana Dalga
Birinci Dalga Feminizm: Bu dalganın temel odak noktası 19. ve 20. yüzyılın başlarında kadınların temel oy hakkını elde etmeleriydi. Birinci dalga feministler, kadınların eşit oy hakkına sahip olmalarını savundular ve bu dönemdeki ana hedefleri oy hakkının sağlanmasıydı.
İkinci Dalga Feminizm: İkinci dalga feminizm, 1960'ların sonlarından 1980'lerin ortalarına kadar etkili olan bir hareketti. Bu dönemdeki feministler, kadınların toplumda yaşadıkları cinsiyet eşitsizliğine odaklandılar. Kadınların çalışma hayatındaki eşitlik, üreme hakları, ev içi iş bölümü gibi konular bu dönemin ana odak noktalarıydı. Ayrıca cinsel özgürlük ve cinsel kimlik de ikinci dalga feministlerin gündemindeydi.
Üçüncü Dalga Feminizm: Üçüncü dalga feminizm, 1990'ların sonlarından itibaren yükselişe geçti. Bu dalga, ikinci dalga feminizmin eleştirel bir perspektiften bakarak daha fazla çeşitliliğe ve çoklu kimliklere odaklandı. Cinsiyet eşitsizliğinin sadece cis kadınlarla sınırlı olmadığını ve etnik, kültürel ve cinsel çeşitlilik içeren bir perspektife sahip oldu. Üçüncü dalga feministler, kadınların kendilerini ifade etme özgürlüğüne ve toplumsal normların dışında kalan cinsiyet kimliklerinin kabul edilmesine odaklandılar.
Feminizmin 2. ve 3. dalgasına denk gelen dönemde önemli kadın film yönetmenleri ile sinema tanıştı: Agnes Varda, Jane Campion, Kathryn Bigelow, Lina Wertmüller, Sofia Coppola, Catherine Breillat, Lucrecia Martel…
Kadınların daha çok kritik karar alıcı rolde sektör içerisinde yer edinmeye başlaması ile birlikte ortaya filmlerin ne kadar cinsel eşitlikçi veya ne kadar kadın dostu olduğunu belirlemeye yarayan testler ortaya çıktı. Bunlardan ilki ve en çok bilineni Bechdel testi oldu.
Bechdel Testi
Bechdel Testi'ni geçebilmek için sorgulananlar:
Filmde en az iki kadın karakter olmalıdır.
Bu kadın karakterler birbiriyle konuşmalıdır.
Bu konuşma, erkekler hakkında olmamalıdır. Yani kadın karakterler, erkek karakterleri veya erkeklerle ilgili konuları ele almamalıdır.
Bechdel testi zamanla filmin kadına olan yaklaşımını tespit edebilmek için en geniş şekilde kabul gören test oldu. Buna rağmen testin sorgularının dar kapsamı ve manipüle edilmeye açık olduğu ortadadır. Eşitlikçi olmayan bir film dahi istenmesi durumunda Bechdel testini geçebilir.
En İyileri
Seçki Listesi
Küratörün Sıralaması
1. Daisies (1966) – Věra Chytilová
Dünya çoktan bozulduysa biz de bozuluruz mantığıyla yola çıkan iki genç kız, Prag sokaklarını ve ziyafet sofralarını kasıp kavuran bir yıkım dalgasına dönüşür. Çek Yeni Dalgası'nın bu asi ve anarşist klasiğinde kurallar, masalar ve burjuva normları birer birer paramparça edilir. Věra Chytilová'nın ellerinde biçimlenen yapım; renk filtreleri, garip ses efektleri ve kolaj estetiğiyle bezeli çılgın bir anarşi kutlamasına evrilir. Marie ile Marie, hayatın tüm sahte ciddiyetini dalge alarak ortalıkta dolaşır.
Fragman
2. Cléo from 5 to 7 (1962) – Agnès Varda
Paris sokakları altmışlı yılların gri ama canlı temposuyla akarken, genç bir şarkıcı ellerindeki tahlil sonuçlarının çıkmasını bekliyor. Şehir, göğsüne çöken korkuyu dağıtmak için fazla kalabalık ve hızlı. Agnès Varda, bu dramatik gün ortası kesitinde bireysel bir bekleyişi sokakların ritmiyle birleştiriyor. Cléo adım adım yürürken, aynalarda gördüğü yüzü ve hayatın akışını yeniden tartıyor. Zaman daralıyor.
Fragman
3. Mustang (2015) – Deniz Gamze Ergüven
Karadeniz kıyısındaki uzak bir köyde, beş kız kardeşin evi yavaş yavaş demir parmaklıklı bir kaleye dönüşüyor. Deniz Gamze Ergüven'in yönetmen koltuğunda oturduğu bu sarsıcı drama, muhafazakâr değerlerin gölgesinde genç kızlıkten kadınlığa geçmeye çalışan kardeşlerin sıkışmışlığını kayda alıyor. Sahilde erkek çocuklarıyla geçen masum bir öğleden sonra, evdeki tüm kapıların kilitlenmesi için yetiyor. Evlilik pazarlıklarının başladığı bu dar alanda, kardeşler kendi elleriyle ördükleri dayanışma ağıyla nefes almaya çalışıyor. Geleneklerin duvarları yükseldikçe, dış dünyaya kaçış ihtimali de tek çıkış yolu haline geliyor.
Film
4. Thelma & Louise (1991) – Ridley Scott
Arkansas'ın boğucu atmosferinden kaçan iki kadın, ıssız otobanlarda yönlerini belirlerken hayatlarının en keskin virajını alıyor. Ridley Scott'ın yönettiği bu modern yol filmi, sıradan bir hafta sonu kaçamağını aniden geri dönüşü olmayan bir kaçış hikayesine dönüştürüyor. Tozlu çorak araziler ve uçsuz bucaksız otoyollar, dostluğun ve özgürlüğün kesiştiği yepyeni bir coğrafya sunuyor. İki kadının omuz omuza verdiği bu tehlikeli yolculuk, sistemin sıkıştırdığı hayatlara karşı asi bir meydan okuma olarak izleyiciyi yakalıyor.
Fragman
5. Monster (2003) – Patty Jenkins
Florida otoyollarının kenarındaki döküntü motellerde, sönmeye yüz tutmuş hayatların arasında başlar her şey. Seksenlerin sonundaki bu karanlık atmosferde, yollarda sürüklenen Aileen Wuornos için hayat zaten baştan kaybetmeyle eş değerdir. Selby ile karşılaştığında hissettiği o kırılgan tutunma arzusu, kısa süre içinde başka bir gerçeğe evrilir. Patty Jenkins imzalı bu suç ve dram yapımında, yoksulluğun ve şiddetin kıskacındaki bir kadının adım adım sürüklendiği kaçınılmaz son, belgesel gerçeğine yakın bir sertlikle işleniyor. Gerçek bir hikayeden beslenen bu anlatı, karakterin zihnindeki kırılmaları ve cinayet zincirine dönüşen hayatta kalma mücadelesini tavizsiz bir dille masaya yatırıyor.
Film
6. Head-On (2004) – Fatih Akin
Hamburg’un tekinsiz sokaklarında, geleneksel baskıların altında ezilen genç bir kadın ve alkol ile uyuşturucu bataklığında kaybolmuş kırk yaşındaki bir adam. Aile duvarlarını yıkmak için kurdukları sahte evlilik, karanlık bir sokağın ortasında alev alan tehlikeli bir kıvılcıma dönüşür. Fatih Akin’in yönettiği bu dram, izleyiciyi iki yaralı ruhun birbirine tutunma çabasının ortasına bırakır. Hayatta kalma refleksiyle atılan adımlar, zamanla keskin bir aşk ve yıkım döngüsüne evrilir. Daracık odalardan dışarı taşan öfke, her iki karakteri de kaçamayacakları bir sona doğru iter.
Fragman
7. 3-Iron (2004) – Kim Ki-duk
Sahipleri tatildeyken boş evlere giren ve kimseye görünmeden orada yaşayan genç bir adamın dünyası, sessizliğin ortasında değişir. Kim Ki-duk imzasını taşıyan bu dram, kelimelerin bittiği yerde başlayan tuhaf bir ev hapsi ve aidiyet hikayesi kurar. Evin gerçek sahiplerinin bıraktığı eşyaların arasında hayalet gibi dolaşan hırsız, şiddet dolu bir evliliğe hapsolmuş genç bir kadınla yolları kesiştiğinde her şey başkalaşır. Golf sopaları ve sessiz adımlarla kurulan bu mahrem ortaklık, mülkiyet ve yalnızlık kavramlarını kendi ritminde yeniden yazar.
Film
8. Erin Brockovich (2000) – Steven Soderbergh
İcra memurlarının kapıya dayandığı, buzdolabında sadece bayat ekmeklerin olduğu bir evde üç çocukla baş başa kalmak... Erin için hayat tam olarak buydu. İş bulma umuduyla adım attığı o avukatlık bürosunda, kimsenin bakmaya tenezzül etmediği tozlu evraklar arasında kaybolurken gerçeğin izini süreceğinden henüz habersizdi. Steven Soderbergh, gerilim dolu bir intikam hikayesi yerine, sıradan bir kadının inatçı adımlarıyla büyüyen devasa bir hukuk mücadelesini merkeze alıyor. Çevre kirliliği ve şirket ihmali gibi görünmez kılınan suçların, bir annenin azmiyle nasıl gün yüzüne çıktığına tanıklık ediyoruz. Süslü cümlelere gerek yok; bu film, kaybetmeye mahkum edilenlerin masa başında kurduğu sessiz ama yıkıcı isyanın ta kendisi.
Fragman
9. Million Dollar Baby (2004) – Clint Eastwood
Los Angeles'ın tozlu ve havasız salonlarında, kasvetli gölgeler altında yankılanan çorba tenceresi sesleri arasında başlar her şey. Frankie Dunn, kızıyla arasındaki uçurumu kapatamamış, dünyaya kapılarını kapatmış yaşlı bir antrenördür. Salonun kapısından içeri giren Maggie ise kaybettiği her şeyi ringde geri alabilecek kadar inatçı ve kararlıdır. Clint Eastwood, bu dramda iki yalnız ruhun boks salonunda kesişen kaderini anlatır. Maggie'nin sarsılmaz kararlılığı ve Frankie'nin katı duruşu, zamanla alışılmadık ama güçlü bir bağa dönüşür. İkili, hayatın onlara sunduğu acımasız kurallara karşı birlikte direnirken, gölgelerin içindeki o kırılgan dostluk her adımlarında daha da ağırlaşır.
Film
10. Uçurtmayı Vurmasınlar (1989) – Tunç Başaran
Yüksek duvarların ve demir kapıların ardında, çocuk gözlerin gördüğü dünya dışarıdakinden bambaşkadır. Tunç Başaran imzalı bu dram, hapishane avlusuna düşen küçük bir çocuğun adımlarıyla başlıyor. Annesinin cezası yüzünden mahpusta büyümek zorunda kalan Barış, günlerini beton gri tonları arasında geçirir. İfade özgürlüğü gibi ağır kavramların cezaevi duvarlarında sıkışıp kaldığı bir coğrafyada, o sadece gökyüzünde süzülecek bir uçurtmanın hayalini kurar. İnci ile aralarında kurulan o naif bağ, bu kasvetli coğrafyayı biraz olsun yumuşatır. Dış dünyanın gürültüsünden uzak, küçük bir çocuğun merceğinden süzülen bu yaşam mücadelesi izleyicisini bekliyor.
Film
11. Jules and Jim (1962) – François Truffaut
Birinci Dünya Savaşı'nın hemen öncesindeki tasasız Paris günlerinde, sessiz sedasız yazan Jules ile hayat dolu Fransız dostu Jim, aynı kadının çekim alanına girer. Catherine'in öngörülemez rüzgârı, iki adamın arasındaki dostluğu ve hayatın akışını kökünden değiştirir. François Truffaut'nun yönettiği bu dram, on yıllara yaylanan bir aşk üçgenini siyah beyaz karelerin zarafetiyle beyaz perdeye taşıyor. Kıskançlık, aidiyet ve serbest ilişkiler etrafında örülen bu bağ, izleyiciyi dönemin bohem atmosferine ve karakterlerin çalkantılı ruh hallerine ortak ediyor.
Fragman
12. Amélie (2001) – Jean-Pierre Jeunet
Montmartre sokaklarında, kırmızı perdeli küçük bir kafenin buğulu camının arkasındayız. Jean-Pierre Jeunet, banal gerçekliğin üzerine sihirli bir toz serpiyor; ortalığı nostaljik bir tona büründüren sarı tonlar ve Paris'in o kendine has, masalsı ritmi kameraya sızıyor. Kendi iç dünyasının labirentlerinde kaybolmuş genç bir garson, etrafındaki insanların hayatına gizlice müdahale etmeye karar veriyor. Bu tuhaf komedi, büyük dramaların gürültüsünden uzak, en küçük detaylarda gizli bir şefkat alanı açıyor. Kırık kalpleri onarmaya çalışan utangaç bir kızın adımları, taş sokaklarda yankılanırken seyirci de bu masalsı gezintinin sessiz bir ortağı haline geliyor.
Fragman
13. Talk to Her (2002) – Pedro Almodóvar
Madrid’in hastane odalarındaki solgun ışığı ve sessizliği, iki adamın yollarını kesiştirir. Pedro Almodóvar, bu dramın merkezine koma halindeki iki kadını ve onların başından ayrılmayan yoldaşları yerleştirir. Bir gazeteci ile bir dans hocası, kelimelerin bittiği yerde garip bir dostluk kurarlar. İspanya’nın hastane koridorlarında yankılanan bu bekleyiş, bedenlerin hareketsiz kaldığı ama zihinlerin acıyla dolup taştığı tuhaf bir zaman dilimidir. Dışarıdaki hayat akıp giderken, onlar içeride unutulmuş iki kadına tutunurlar. Hayatın en kırılgan anlarında insan bağlarının nereye uzanabileceğini fısıldayan bu hikaye, sakin akan ama içten içe sarsan bir ritme sahip.
Fragman
14. Alien (1979) – Ridley Scott
Nostromo’nun dar koridorlarında metalin soğuk gıcırtısı ve sitemkar bir bilgisayar uğultusu yankılanıyor. Uzayın derinliklerinden gelen yabancı bir sinyal, maden yüklü bu ticari uzay gemisini rota değiştirmeye zorluyor. Bilinmeyene doğru atılan her adım, ekibin içindeki huzursuzluğu daha da artırıyor. Ridley Scott, bilim kurgu ve korku türlerini kusursuz bir tekinsizlik atmosferinde buluşturuyor. Kısıtlı alanlar, ağırlaşan zaman ve gölgelerin ardında saklanan biyolojik dehşet, karakterlerin sırtındaki yükü her dakika biraz daha ağırlaştırıyor.
Fragman
15. Persepolis (2007) – Vincent Paronnaud, Marjane Satrapi
Tahran sokaklarında bombaların gölgesinde yankılanan bir Iron Maiden kaseti, küçük Marjane için hem bir kaçış hem de yeni dünyanın sesidir. Vincent Paronnaud ve Marjane Satrapi imzalı bu yetişkin animasyonu, İran devriminin yıkıcı gölgesinde geçen bir büyüme hikayesini siyah beyaz çizgilerle perdeye taşıyor. Sokaklardaki baskı artarken Marji, punk rock plakları ve yasaklı posterleriyle kendi küçük direnişini örüyor. Yetmişlerin sonundaki o coşkulu değişim rüzgarı yerini katı bir düzene bırakırken, aile ilişkileri de bu dönüşümden nasibini alır. Marjane içerideki çatışmaları keskin gözlemlerle kaydederken, otoriter rejimin gölgesinde kimliğini bulmaya çalışır. Bu çalkantılı süreç, yalnızca bir ülkenin değil, bir kız çocuğunun kendi sesini bulma mücadelesine dönüşür.
Fragman
16. Orlando (1992) – Sally Potter
Kraliçe Elizabeth'in sarayında zamanın akışına meydan okuyan genç bir soylu, şiire ve dünyaya tutkuyla bağlıdır. On yedinci yüzyıl Londra sokaklarından Osmanlı İmparatorluğu'nun gizemli topraklarına uzanan bu serüvende, cinsiyetin ve kimliğin sınırları yavaş yavaş silinir. Sally Potter, sinema perdesinde seyirciye doğrudan bakarak kurduğu o ironik mesafeyle, yüzyıllar boyunca süren bu estetik ve felsefi dönüşümü kendine has bir dille perdeye taşıyor.
Film
17. Dancer in the Dark (2000) – Lars von Trier
Metalik fabrika gürültüsü, ritmik makine sesleri ve yavaşça karanlığa gömülen bir dünya. Selma, Amerika'nın taşrasında hayata tutunmaya çalışan göçmen bir kadın. Gözlerindeki kalıtsal hastalık her geçen gün dünyasını biraz daha karartırken, o sığındığı müzikal fantezileriyle kendine bambaşka bir sığınak inşa ediyor. Yönetmen Lars von Trier, bu hüzünlü suç ve dram anlatısında melodramın geleneksel sınırlarını zorluyor. Fabrikadaki monoton mesailer, ameliyat için biriktirilen paralar ve yaklaşan körlük, bir annenin çaresizliğini keskinleştiriyor. Adım adım daralan bu kıstırılmışlık, bir taşra kasabasının tekinsiz köşelerinde sarsıcı bir çıkmaza dönüşüyor. Karakterin naifliği ile çevresindeki dünyanın gaddarlığı karşı karşıya geldikçe, melodiler de yerini soğuk gerçeklere bırakıyor. Geride sadece kaçınılmaz bir adalet mücadelesi ve sessizlik kalıyor.
Film
18. The Juniper Tree (1990) – Nietzchka Keene
İzlanda'nın buz tutmuş kayalıklarında, kadim bir masalın karanlık sularında buluyoruz kendimizi. Annesini büyücülük suçlamasıyla kaybeden iki kız kardeş, sığınacak bir kapı ararken orta çağın rüzgarlı topraklarında yollarını bulurlar. Nietzchka Keene'in yönetmenliğinde şekillenen bu mistik dünya, izleyiciyi hemen içine çeken sert bir gerçeklikle kuruluyor. Ev sahibi Johan ve öfkeli oğlu Jonas'ın sessiz evine katılan kardeşler, kırılgan bir aile tablosu çizer. Ancak görünmeyeni çağıran kadim ritüeller ve filizlenen gizli güçler, bu mesafeli sığınağı yavaşça tehdit etmeye başlar. Doğanın ve insan ruhunun en ıssız köşelerinde geçen bu dram, masalların o masum yüzünün ardındaki karanlığı hatırlatıyor.
Film
19. In the Realm of the Senses (1976) – Nagisa Ōshima
Otuzlu yılların Tokyo'sunda, dar bir geişa evinin odasında zaman dışarıda akıp gitmektedir. Nagisa Ōshima, Shōwa döneminin kalbinde yasak bir arzunun izini sürerken, tutkunun insanı nasıl tamamen yuttuğunu gösteren boğucu bir atmosfer örüyor. Sada ve patronunun ilişkisi kısa sürede sıradan bir yasak aşkın ötesine geçer. Oda, dış dünyanın gürültüsünden arınmış, sadece nefeslerin ve tensel temasın yankılandığı kapalı bir ekosisteme dönüşür. Kıskançlık ve sahiplenme hissi, odadaki her eşyayı ve her saniyeyi zehirler. Bu dram veromans katmanlarında ilerleyen hikaye, iki insanın birbirinde kaybolma çabasını anlatır. Arzu, sınır tanımayan bir deliliğe evrilirken, geride sadece geri dönüşü olmayan bir hasret ve tükeniş kalır.
Fragman
20. The Passion of Joan of Arc (1928) – Carl Theodor Dreyer
On beşinci yüzyılın soğuk taş duvarları arasında, Tanrı ile konuştuğunu iddia eden genç bir kadının yargılanma süreci sessiz sinemanın en keskin görsel diliyle ekrana geliyor. Carl Theodor Dreyer, yakın planların ve gözyaşlarının içine sıkışmış bir mahkeme salonunu, inanç ve adaletin kırılma noktası olarak örüyor. Sorgu odasının bunaltıcı atmosferinde hakimlerin baskıları karşısında direnen Jeanne, hem bedenine hem ruhuna yöneltilen suçlamalarla baş başa kalıyor. Siyah beyaz karelerin yarattığı bu boğucu maneviyat, izleyiciyi tarihin en acımasız ceza süreçlerinden birinin ortasına bırakıyor.
Film
21. Angel-A (2005) – Luc Besson
Eyfel Kulesi'nin gölgesinde borç batağına saplanmış bir adam, Seine nehrinin soğuk sularına atlamaya hazırlanırken her şeyi değiştirir. Luc Besson, siyah beyaz Paris sokaklarını mesken tuttuğu bu filmde, romantizm ve komedi unsurlarını fantastik bir tonda harmanlıyor. Gizemli kadının sokak aralarındaki varlığı, dolandırıcının ezberini bozarken hikaye gerçeklikle masal arasında salınıyor.
Fragman
Anasayfa
Film
Kürasyon
Kritik
Menü