Fransız İzlenimcilik
0
Film
0 dk.
Okuma Süresi
1,9 bin
Görüntülenme
İçindekiler
Giriş: Fransız İzlenimcilik
Fransa, Cinema of Attractions ve Film d'Art akımlarının ardından sinemayı şekillendiren bir başka akıma daha ev sahipliği yaptı. Avant-garde (yenilikçi) bir akım olan Fransız İzlenimcilik (French Impressionism) akımı, kısa sürede tiyatro uyarlamaları ile ön plana çıkan Film d’Art akımının yerini aldı. İzlenimcilik günümüz sinemasına çok benzer bir sinema deneyimini, sinemanın oldukça erken bir döneminde izleyicilerine yaşatacaktı.
BM
Bahadır Mahmut
Küratör
İlişkili Akımlar ve Temalar
14bin okuma
Kara Filmler (Film Noir) Listesi
120bin okuma
Klasik Filmler Listesi
Fransız İzlenimcilik Nedir?
Fransız İzlenimcilik (French Impressionism) non-narrative avant-garde akımlar ile oluşmuş, yenilikçi sinema dilini ana akıma taşıyan narrative avant-garde bir akımdır. Avant-garde akımlarda geliştirilen sinema teknikleri izlenimciliğin öykü içeren yapısı ile Fransa’da geniş izleyici kitlelerine taşınmıştır.
İzlenimcilik Teriminin Kökeni
Fransız İzlenimciliği 1870 ve 1880'lerde ortaya çıkan bir sanat akımıydı. Bu akımda eser veren sanatçılar tasvirlerinde gerçeklikten uzaklaşarak algılanmasını istedikleri duyguya uygun şekilde tasvir ve anlatımlarda bulundu. Kısacası ortada gerçeklerin betimlemesi yerine sanat severde oluşması istenen duyguya uygun bir betimleme vardı. Akım zaman içerisinde sinema da dahil olmak üzere birçok sanat disiplininde kendine yer buldu. Impressionism (izlenimcilik) kelimesi bu tasvir ve anlatım yönteminin sanat disiplinlerindeki betimlemesi için kullanılır.
Impression, Sunrise - Claude Monet
Fransız İzlenimcilik Akımının Tarihsel Gelişimi
Arka Plan
Fransa'da 19. yy sonu ve 20. yy başında çok sayıda farklı sinema akımı vardı. Cinema of Attractions ve Film d'Art en fazla ön plana çıkan iki akımdı. Özellikle Film d'Art ile birlikte sinema, Fransa’da tam olarak endüstriye dönüştü. Pathé, Gaumont gibi dünyanın en büyük stüdyoları ve ayrıca dünyanın en önemli sinema salonlarından bazıları Fransa'daydı. Ana akımların yanında birçok avant-garde akım da Fransız sinemasında kendine yer buldu.
Film d'Art’ın yarattığı finansal ekosistemin paralelinde avant-garde sinema da yükselişteydi. Avant-garde sinema Hollywood sinemasının karşısında, tüm Avrupa'da yükselişte olmasına rağmen Fransa’daki çeşitlilik diğer ülkelere göre daha fazlaydı. Fransa’da Sürrealizm, Dada, Cinema Pure gibi non-narrative (anlatısal olmayan) avant-garde akımlarda çekilen bir çok film vardı. Avant-garde akımlar ana akım değildi, çok geniş izleyici kitleleri ve dağıtım ağları, büyük prodüksiyon bütçeleri yoktu fakat sinema için kritiklerdi. Avant-garde akımlar sinemanın deneysel tecrübesinin biriktiği bir alandı. Bu alanda eser verenler, ana akım içerisinde yer alamayan, yer almak istemeyen veya ana akımı değiştirmek isteyen sinemacılardı; Abel Gance, Jean Epstein, Marcel L'Herbier ve diğerleri.
Avant-garde sinema ile kamera hareketi, şekil, ışık, ritim, kadraj, öykü gibi sinema bileşenlerini o döneme kadar görülmedik şekilde değişti. Filmler içerisinde sinema bileşenleri ileri seviyede manipüle edildi, filmden çıkarıldı veya filmin ana öğesi haline getirildi. Bunlar estetik bir sinema dili oluşturma motivasyonu içerisinde gerçekleşti. Zamanla avant-garde sinema içerisinde Sürrealist Cinema, Dada Film, Cinema Pure gibi non-narrative akımların teknikleri ana akıma da aktarıldı. Bu aktarımda İzlenimcilik, narrative (anlatısal) yapısı ile önemli rol oynadı.
1. Dünya Savaşı batı cephesi - Fransa
Birinci Dünya savaşı öncesi ve sonrasında diğer Avrupa ülkelerine benzer şekilde Fransa’da da sinemacılar devlet tarafından savaş hattında görevlendirildi. Sinemacılar ve sinema ekipmanları savaş alanında belgeleme amacıyla kullanıldı. Bu Fransa için sinema endüstrisinin durması anlamına geliyordu. Ekipman işinden gelerek dünyanın en büyük yapım firmalarından birisi haline dönüşen Pathé ile en büyük rakibi, Gaumont, 1. Dünya Savaşı’ndan önemli şekilde etkilendi.
Pathé ve Gaumont’un elinde, özellikle Film d'Art için kurdukları büyük sinema salonları vardı. Film üretiminin, 1. Dünya Savaşı’na kaydırılan ekip ve ekipmanlardan dolayı azalması, sinema salonlarının boş kalmasına sebep oldu. Oluşan film açığı Hollywood filmlerine geniş bir gösterim alanı açtı. Savaş sırasında ve sonrasında Hollywood filmleri Fransız filmlerine göre çok daha fazla izlendi. Kendi sinemalarında yer bulamayan Fransız sinemacıların birçoğu, filmlerini Hollywood filmlerine benzetmeye başladı. Bu durum sadece Fransa’da değil sineması olan tüm Avrupa ülkelerinde yaşandı.
Başlangıç
Fransız sineması; Hollywood sinemasının yayılmacı politikası, sinemayı sermayenin etkisi altına sokan Film d'Art akımı, 1. Dünya Savaşı gibi bir çok olumsuzluktan etkilendi. Her şeye rağmen bazı firmalar sanatsal motivasyonunu kaybetmemiş Abel Gance, Louis Delluc, Germaine Dulac, Marcel L'Herbier ve Jean Epstein gibi yenilikçi yönetmenleri desteklemeye devam etti. Bu yönetmenlerden bazıları tüm olumsuzluk ve engellere Fransız İzlenimcilik akımı ile cevap verdiler.
Abel Gance
Yenilikçi yönetmenlerin öncesinde sinema özellikle Film d’Art akımının etkisinde tiyatronun veya edebiyatın bir uzantısına dönüştü. Sinemanın kabiliyetleri bir kenara bırakılıp tiyatro veya edebiyat eserleri filme alındı. Yenilikçi yönetmenler sinemanın kendinden beslenmesi ve tekniklerinin kendi içerisinde çıkması gerektiğini savundu. Gance, Delluc, Dulac, L'Herbier, Epstein ve hareketin diğer önde gelen yönetmeleri bu bakış açısını başta İzlenimcilik olmak üzere birçok avant-garde akım içerisinde pratiğe dökmeye başladı.
Pathé ve Gaumont tarafından şekillendirilen Fransız sinema sektörü içerisinde avant-garde yapımların kendileri yer bulması oldukça zordu. Non-narrative avant-garde akımların ana akım filmlerin izleyici tarafından anlaşılması kolay değildi. Filmleri kısa sürelerine rağmen izleyebilmek, çaba gerektiriyordu. İzleyicinin en büyük alışkanlığı olan öykü, filmde yoktu. Çekimler deneysel oldukları için rahatsız edici olabiliyordu. İzleyici filmleri izleyemediği için non-narrative avant-garde filmlerin finanse edilmesi zordu. İzlenimci filmler, öykü barındıran yapıları ile avant-garde filmlerin ana akım izleyicisi tarafından izlenme oranını yükseltti. Böylece hem avant-garde yaklaşım izleyici ile buluştu hem de avant-garde filmler finanse edilmeye başlandı.
Ana Dönem
İzlenimcilik akımının ana döneminde birçok finansal sıkıntı vardı. Yönetmenler ana akım tarafından kabul görmeyen, avant-garde bir akım içerisinde üretmeye devam edebilmek için farklı fonlama yöntemleri geliştirdiler.
Bazı izlenimci yönetmenler zamanlarını avant-garde projeler ve daha kâr odaklı filmler arasında bölüştürme şansına sahipti. Örneğin kariyerinin çoğunu geleneksel dramalar yaparak geçiren Germaine Dulac, La souriante Madame Beudet (The Smiling Madame Beudet) (1923) ve Gossette (1923) dahil olmak üzere bazı önemli izlenimci filmler yaptı. Benzer şekilde, izlenimciliğin önemli yönetmenlerinden Jean Epstein birçok kostüm filmi yönetti. Jacques Feyder, 1920'lerde ticari açıdan başarılı Fransız yönetmenler arasındaydı ve bunun yanında çok önemli izlenimci filmler de çekmeyi başardı.
Abel Gance 1911’de senarist olarak başladığını kariyerine, ilk izlenimci filmine 1918 yılında imza atarak devam etti. Sonrasında kendi yapım şirketini kurarak daha fazla izlenimci film çekme şansını yakaladı.
Bazı yönetmenler ise kendi şirketlerini kurarak izlenimci filmler üretmeye devam etti. Pathé için yaptığı başarılı işlerden sonra Gance, 1919'da Films Abel Gance'i kurdu. 1922'de Marcel L'Herbier, Gaumont ile Don Juan et Faust (1922) konusunda yaşadığı bir anlaşmazlıktan sonra Cinegraphic'i kurdu. Bu firma, L' Herbier'in sonraki eserlerinin çoğunun yapımında rol aldı. Epstein, 1926'da Les Films Jean Epstein'ı kurdu. İzlenimcilik akımının en önemli filmlerinden bazılarını bu firma ile yaptı.
Ana akım firmaların da izlenimci filmlere katkısı vardı. Théâtro-Film’i yaratan Gaumont, parasının çoğunu Louis Feuillade tarafından çekilen dizi filmlerden kazandı. Kazanılan bu paranın bir kısmını izlenimci yönetmenlerin filmlerine aktarıldı. Örneğin ilk çalışması Rose-France (1919) izlenimci bir film olan Marcel L'Herbier'in, bir grup filmi Gaumont tarafından hayata geçirildi. Para aktarılan filmler genel olarak ilgi görmedi. Fakat bu filmler avant-garde sinemanın ve sonuçta Fransız sinemasının yükselmesi için oldukça önemliydi.
Başka bir firma ise Fransız asıllı olmamasına rağmen ilk yıllarında izlenimciliğe büyük katkılarda bulundu. Ekim devrimi ardından Sovyet Hükümeti’nin film endüstrisini kamulaştırmasından sonra Rusya’dan kaçan Rus yapım grubu Yermoliev, 1920'de Paris'e yerleşti. Yermoliev isimini, 1922'de Films Albatros olarak değiştirdi. Films Albatros popüler fanteziler ve melodramlar çekmesine rağmen bazı izlenimci filmlerin yapımını da üstlendi. Filmlerin finanse edilmesi konusunda bir başka kaynak ise ufak sinema kulüpleri kurmaktan geçiyordu.
Kapalı gruplar içerisinde avant-garde film gösterimleri yapılarak bağımsız şekilde başarılı filmler çekebilen yönetmenler oldu. Fransız İzlenimcilik akımı kendi gelişimini sürdürürken başka akımlardan da etkilendi.
Sovyet ritmik rontaj örneği
İzlenimcilik 1918'den 1922'ye kadar olan dönemde resimselcilik akımı, 1923'ten 1925'e kadar olan dönemde ise Sovyet Montaj sinemasının yükselişine paralel olarak Sovyet ritmik montajı etkisinde karakterize oldu.
Fransız İzlenimcilik Akımının Sonu
Avant-garde özelliklerin ana akıma getirdiği yenilikçi yaklaşımın olumlu sonuçları, izlenimci film yapımcılarına filmlerinin Hollywood filmlerinin önüne geçeceği umudunu verdi. Bu motivasyon ile çok fazla finansal yük ve sorumluluğun altına girilerek filmler çekildi. Fakat genel olarak izlenimci filmler ile para kazanmak kolay değildi. İzleyici Hollywood filmlerini tercih ediyordu. İzlenimci filmler avant-garde bileşenleri sebebiyle genellikle zor anlaşılıyordu. Gişeden beklenilen başarının gelmemesi ekonomik olarak izlenimci yönetmen ve film yapımcılarını yıprattı. Savaş ekonomisinin etkisini devam ettirmesi de ekonomik zorluklardan bir tanesiydi.
Bazı izlenimci film yapımcıları, ekonomik darboğazdan çıkabilmek için filmlerini daha fazla ana akıma yaklaştırdılar. Birçok yönetmen bağımsızlığından vazgeçti. Fakat bu da işe yaramadı. 1929'a gelindiğinde birçok yapımcı ve firma iflas etme noktasındaydı.
Sesli filmin, sinemaya gelişi bu dönemde çok fazla şeyi etkiledi. İzlenimci sinemacılar duyguyu görsel anlatım tekniklerini kullanarak aktarmaya odaklanmıştı. Ses teknolojisinin sinemaya gelişi ile hiçbir görsel anlatım tekniğine gerek kalmadan duyguyu izleyiciye aktarabilmenin yolu açıldı. Bu durum genel olarak izlenimciliğin yöntemi ile çelişkiliydi. İzleyici her ne kadar izlenimci filmlere yaklaşımını zaman içerisinde iyileştirmiş olsa da sesli film izlemek yepyeni bir tecrübeydi. İzleyici izlenimci filmler yerine sesli filmi en iyi şekilde tecrübe edebileceği ana akım filmlere yönelmeyi tercih etti.
Sesin sinemaya gelişi ile birlikte teknik ekip, ekipman ihtiyaçları oluştu. İş yükü ve süresi, prodüksiyonun her aşamasında arttı. Sonuç olarak film yapım maliyetleri de yükseldi. Fransız film endüstrisi finansal olarak daraldı ve izlenimciliğin de dahil olduğu avant-garde akımlar için harcama yapılmamaya başlandı. İzlenimci film yapımcıları ve şirketleri ya iflas ettiler ya da büyük firmalara satıldılar. Bu gelişmeler ile birlikte izlenimci filmlerin üretim adedi de oldukça azaldı.
Fransız İzlenimcilik Akımının Karakteristikleri
İzlenimci teori ve izlenimci filmlerin temel amacı, eserle izleyici arasındaki duygu aktarımını karakterlerin beyanlarına veya çok belirgin beyan niteliğindeki oyunculuk performanslarına bırakmamaktı. Duygu aktarımı ve karakteri oluşturmak için sinemanın kabiliyetlerini kullanmak istiyorlardı. Filmler aktarması gereken duyguyu; kamerayı, ışığı, alan derinliğini, zaman-mekan kaymalarını, efektleri, montajı diğer teknikleri başarılı şekilde kullanarak aktardı. David Bordwell, İzlenimcilik akımında kullanılan teknikler aşağıdaki şekilde sınıflandırılmıştır.
1.
Kamera
1.1. Kamera mesafesi: Yakın çekim (sinekdoş, sembol ya da öznel görüntü olarak). 1.2. Kamera açısı (yüksek ya da alçak). 1.3. Kamera hareketi (konudan bağımsız, grafik etkiler için, görüş noktası).
1.
Mise-en-scène (Sahne Düzeni)
2.1. Aydınlatma (tek kaynak, dışarıda olan eylemleri gösteren gölgeler, çeşitli aydınlatma durumları). 2.2. Dekor. 2.3. Figürlerin mekandaki düzeni ve hareketi.
1.
Optik cihazlar
3.1. Geçişler olarak. 3.2. Sihirli etkiler olarak. 3.3. Önemli detayları vurgulayıcı olarak. 3.4. Resimsel süsleme olarak. 3.5. Soyut anlamların iletileri olarak. 3.6. Nesnellik göstergeleri olarak (zihinsel görüntüler, yarı öznel görüntüler, optik öznelcilik).
1.
Özgün kurgu kalıpları
4.1. Görüntüler arası zamansal ilişkiler (geriye dönüş veya fantezi). 4.2. Görüntüler arası mekansal ilişkiler (sentez, bakış/nesne, kesme). 4.3. Görüntüler arası ritmik ilişkiler. İzlenimcilik, Film d'Art gibi akımlara karşılık olarak çıktığı kadar Fransa ve tüm Avrupa’da çok hızlı şekilde yayılan Hollywood sinemasına karşı da bir çıkıştı. İzlenimci filmler olayları anlatmak kadar duyguları da aktarmayı önemsiyordu. Filmlerde olay örgüsünü ve öznelliği manipüle etmek, flashbackler kullanmak, anıları ve rüyalar öykünün parçası haline getirmek, optik tekniklere, özel efektlere ve kamera hareketlerine sıra dışı şekillerde yer vermek anlatımın ve duygu aktarımının önemli araçlarıydı. La souriante Madame Beudet (1923), neredeyse tamamen ana karakterin fantezi hayatından, donuk bir evlilikten hayali kaçışından oluşur.
La Roue - 1923
La Roue (1923)’da, Norma’nın görüntüsü ona aşık olan tren makinistin lokomotifinin dumani üzerine biner. L'argent (1928) L'Herbier'in kamerası devasa odalarda süzülür ardından ironik şekilde Paris borsasının kubbesinden kalabalığa doğru düşer. Bunlar ve çok daha fazlası sinemaya duygu aktarımı için önemli kazanımlar sağlamış tekniklerdi. Aktarılacak duyguya göre; plan sürelerinin ayarlanması, ekran oranları, kameranın şaryo deneyimini yaşatacak şekilde arabalar, raylar veya lokomotifler üzerinde hareket ettirilmesi, lens kullanımlarının çeşitlenmesi, filtrelerin veya çarpık çekimlerin, gölgelerin, karanlık alanların, net alan derinliğinin kullanılması impressionist filmlerin karakteristik yapısını oluşturdu. İzlenimci filmlerin alışılmadık teknikleri başarılı şekilde kullanmalarının en büyük sebebi avant-garde arka planlarıydı. Filmler avant-garde akımlarda uzun sürelerdir kullanılan ve geliştirilen teknikleri, öykü yapısı içerisinde kullandı. Bunu yaparken hem öykücülÜğe hem de avant-garde akımlara efektif şekilde fayda sağladı. İzlenimciliğin narrative avant-garde yapısı bir yandan Hollywood bir yandan Film d'Art filmleri arasında kalmış izleyicilerin kabul edebileceği şekilde gelişti. Sonuçta geniş şekilde kabul gören bir akım olarak sinema tarihinde yerini aldı.
Fransız İzlenimcilik Akımının Etkileşimleri
İzlenimciliğin getirdiği devrimci yaklaşımlar, sinemada farklı eğilim ve akımın ortaya çıkmasına/şekillenmesine sebep oldu. Alman Dışavurumculuğu akımı, Kara Film (Film Noir), Sovyet Montaj sineması izlenimcilik sinemanın etkilerinin belirgin şekilde fark edildiği erken dönem sinema akımları arasında yerlerini aldı. İzlenimci teori zamanla tüm sinema için geçerlilik kazanan bir teori haline geldi.
Alman Dışavurumcu filmciler Fransız İzlenimcilik teorisinin anlatım tekniklerinden çok fazla etkilendi. Anlatım tekniklerinin birçoğu Alman Dışavurumculuğuna taşındı ve geliştirilerek kullanılmaya devam etti.
Third Man - 1949
Alman Dışavurumculuğunun geliştirdiği bu teknikler daha sonra Amerika’ya Film Noir ile taşındı. Film Noir’in ardından gelen Neo Noir ve Future Noir ile diğer alt akımlar belirgin şekilde izlenimcilik teorisi ile şekillendi. İzlenimciliğin etkileri sinemada günümüze kadar gelen geniş bir etki yarattı. Sinemada, duygunun aktarım yöntemleri, karakterin benliğinin anlaşılması ile ilgili yöntemler kalıcı şekilde değişti.
En İyi Fransız İzlenimcilik Yönetmenleri
•
Abel Gance
•
Jacques Feyder
•
Jean Epstein
•
Marcel L'Herbier
•
Jean Renoir
En İyi Fransız İzlenimcilik Filmleri
Referanslar ve İleri Okuma
•
Routledge
•
Wikipedia
•
Cinecollage
•
European Film Theory and Cinema: A Critical Introduction By Ian Aitken
Seçki Listesi
Küratörün Sıralaması
1. El Dorado (1921) – Marcel L'Herbier
Endülüs'ün kızgın sokaklarından yükselen tütün kokusu ve yorgun dans figürleri, Granada'nın arka mahallelerindeki kasvetli bir kabarede yankılanır. Kürtajla boğuşan bir annenin çaresizliği, loş ışıklar altında var olma savaşına dönüşürken, kentin zengin sokaklarında maskeler takılır.
Marcel L'Herbier'in imzasını taşıyan bu drama, aristokrasinin soğuk duvarları ile yoksulluğun gerçeği arasında sıkışan hayatları kesiştirir. Gizli buluşmalar ve Alhambra'nın gölgesinde saklanan sırlar, gece ilerledikçe karakterleri kaçınılmaz bir hesaplaşmaya doğru sürükler.
2. Nana (1926) – Jean Renoir
Théâtre des Variétés sahnesinde alkışlar yerine sessiz bir hayal kırıklığı yükseldiğinde, Nana için asıl perde şimdi açılır. Sahne tozunu arkasında bırakıp aristokrasinin kulislerine adım atan genç kadın, cazibesini bir silaha dönüştürür. Kont Moffat gibi nüfuzlu isimlerin zihnini çelen bu tırmanış, Paris'in ihtişamlı salonlarında yankılanan tehlikeli bir oyundur.
Jean Renoir imzalı bu dram, 19. yüzyıl Fransa'sının gösterişli vitrinleri ardındaki çürümmeyi mercek altına alır. Bir roman uyarlaması olarak, karakterin yükselme hırsını ve etrafında örülen yapay ilişkiler ağını perdeye taşır. Göz alıcı kostümlerin ve parıltılı salonların altında, arzunun insanı sürüklediği kaçınılmaz bir yozlaşma hikayesi sessizce işler.
3. L'Argent (1928) – Marcel L'Herbier
Paris borsasının mermer salonlarında paranın soğuk sesi yankılanırken, devasa çarklar dönmeye başlar. Binbir hırsla kurulan spekülasyonlar ve tüccarların hırslı dünyası, yirminci yüzyılın ilk çeyreğindeki çürümeyi gözler önüne serer. Yönetmen Marcel L'Herbier, bu siyah beyaz dramada finans kapitalin insan ruhunu nasıl öğüttüğünü soğuk bir mesafeyle kayda geçer.
Sermayenin ve ihtirasın merkezindeki Nicolas Saccard, rakiplerine karşı ayakta kalmaya çalışırken riskli bir oyun kurar. Havacı Jacques Hamelin'in de sürüklendiği bu halka, büyük servetlerin arkasındaki yalnızlığı ve hırsın doğurduğu yıkımı görünür kılar.
4. The Fall of the House of Usher (1928) – Jean Epstein
Roderick Usher, soyunun katran karası lanetini durdurmak için zamana karşı yarışırken, çürüyen malikanenin duvarları adeta nefes almayı bırakıyor. Edgar Allan Poe'nun zamansız romanından beyazperdeye taşınan bu sessiz film, izleyiciyi yavaş yavaş zihinsel bir çözülmeye sürüklüyor.
Jean Epstein'ın yönettiği korku türündeki bu yapımda, malikanenin derinliklerindeki kasvetli atmosfer ve tuhaf portre tablosu gerilimi tırmandırıyor. Her detay, karakterlerin taşıdığı yükü omuzlarımıza bırakıyor.
5. Napoleon (1927) – Abel Gance
Karların altında bir kartopu savaşını devasa bir ordu hareketine dönüştüren çocukluk günlerinden, devrimin sokağa taştığı çalkantılı Paris günlerine uzanan nefes almayan bir portre bu. Giyotinin gölgesinde şekillenen 18. yüzyıl politikasının labirentlerinde, bir askeri okul öğrencisinin hırslı adımları yavaş yavaş imparatorluğa evriliyor.
Abel Gance'ın yönetmenliğindeki bu tarihi epik, dönemin karmaşık atmosferini siyah beyaz karelerin ezici gücüyle perdeye taşıyor. Toulon cephesinden İtalya'nın tozlu yollarına uzanan bu askeri ve biyografik soluk, seyirciyi devrim fırtınasının tam ortasına bırakıyor.
6. The Late Mathias Pascal (1925) – Marcel L'Herbier
Baskıcı bir kayınvalidenin gölgesinde geçen evlilik günleri, evdeki sığınaklar birer birer yıkıldığında Mathias için çekilmez bir çıkmaza dönüşür. Marcel L'Herbier'in yönettiği bu sessiz film, kaderin ard arda indirdiği darbelerle sarsılan bir adamın adımlarını Monte Carlo kumarhanelerine kadar taşır. Kazandığı servetle dönerken kasabasında kendi ölüm ilanıyla karşılaşır ve nehre atılan kimsesiz bir ceset ona yepyeni bir kimlik sunar. Eskiyen bağlardan tamamen kopan bu kırılgan özgürlük, geçmişin hayaletleriyle yeni bir hayat kurma denemesidir.
7. The Little Match Girl (1928) – Jean Renoir
Yılbaşı gecesinin dondurucu ayazında, karlar altındaki sokaklarda ellerindeki kibritleri satmaya çalışan kimsesiz bir kız çocuğu. Jean Renoir, bu kısa film formatında Hans Christian Andersen masalını siyah beyaz kadrajlarla yeniden kuruyor ve seyirciyi acımasız bir kentsel yalnızlığın ortasına bırakıyor.
Sığınacak kuytu bir köşe bulduğunda ısınmak için yaktığı her tek kibrit alevi, soğuk gerçeğin ötesine açılan kısa ömürlü düşler yaratıyor. Gerçekliğin sert duvarları ile hayal gücünün sığınakları arasında gezinen bu dramatik ve fantastik atmosfer, izleyiciyi sessiz bir melankolinin içine çekiyor.
8. The Three-Sided Mirror (1927) – Jean Epstein
Zengin bir iş insanının zihni, hayatına ard arda giren üç farklı kadının bıraktığı izlerle bölünür. Jean Epstein'ın yönettiği bu dram ve romantizm sarmalında, Pearl, Athalia ve Lucie karakterleri sadece birer aşk nesnesi değil, erkeğin kendi iç dünyasında kaybolduğu birer aynaya dönüşür. Sinemanın erken dönem avangart diliyle şekillenen bu yapıtta, her tutku dalgası karakteri kendi gerçeğinden biraz daha uzaklaştırır. Görsel katmanlar ve akışkan geçişler arasında, modern insanın aidiyet arayışı sessiz ama sarsıcı bir ritimle izleyiciyi sarar.
9. Faces of Children (1925) – Jacques Feyder
陌svi莽re Alpleri'nin keskin so臒u臒u, k眉莽眉k bir 莽ocu臒un i莽 d眉nyas谋ndaki donmu艧 枚fkeyle birle艧ir. Jacques Feyder imzal谋 bu dram, annesini kaybeden bir 莽ocu臒un babas谋n谋n yeni evlili臒iyle sars谋lan dengesini da臒lar谋n g枚lgesinde izliyor. Yeni gelen 眉vey anne ve k谋z karde艧, evdeki eski d眉zeni k枚k眉nden sarsarken, 莽ocuk sessiz bir direni艧in s谋n谋rlar谋nda dola艧谋r. Kay谋p hissi ve k谋skan莽l谋k, karl谋 tepelerin aras谋nda bo臒ucu bir a臒谋rl谋臒a d枚n眉艧眉r.
10. Six and a Half by Eleven (1927) – Jean Epstein
Jean Epstein kamerasını, gölgeli odalardan sahne ışıklarına uzanan tehlikeli bir yola çeviriyor. Tıp odalarında süren sakin hayatlar, bir şarkıcının girmesiyle kökünden sarsılıyor.
Kardeşlerin kaderi sahne tozunun kokusu ve ani kararlarla düğümlenirken, drama ve romantizm izleyiciyi sessiz bir gerilimin içine çekiyor. Geçmişin izleri ve saklı fotoğraflar, her şeyi değiştirecek.
11. The Inhuman Woman (1924) – Marcel L'Herbier
Paris'in kenar mahallesindeki malikanede, kalabalıkların ortasında ama onlara tamamen yabancı bir kadın var. Ünlü şarkıcı Claire, etrafını saran erkeklerin ilgisini bir oyun gibi tüketirken, bu mesafeli duruşu salonlardaki havayı ağırlaştırıyor. Genç bir bilim insanının varlığıyla dengeler sarsılmaya başlıyor. Marcel L'Herbier, avangart bir drama evreninde insanın içsel soğukluğunu ve teknolojinin gölgesindeki ilişkileri resmediyor. Gösterişli partilerin arka planındaki bu karanlık yalnızlık, izleyiciyi yavaşça içine çeken görsel bir deneyime dönüşüyor. Konser salonlarında yükselen tepkiler ve ölüm haberleriyle birlikte, Claire'in etrafındaki çember daralıyor.
12. Cœur fidèle (1923) – Jean Epstein
Marsilya'nın rıhtımlarında, ağır makinelerin ve dalgaların arasında yankılanan solgun bir melodi bu. Jean Epstein, Fransız empresyonizminin tüm görsel imkanlarını kullanarak, sessiz sinemanın dokusunu insan ruhunun en ücra köşelerine taşıyor. Marie'nin limandaki kasvetli hayatı, iki adamın arasında sıkışıp kalan kaderiyle ağırlaşıyor.
Bir yanda sefil bir bataklığın içinde kaybolan Paul, diğer yanda rıhtımın sert rüzgarıyla şekillenmiş dürüst liman işçisi Jean var. Bu dram, büyük iddialardan uzak, insan kalbinin çelişkili ve sessiz çırpınışlarına odaklanıyor. Kamera sokakların tozunu, içki kokularını ve kaçış hayallerini beyazperdeye fısıldıyor.
13. The Burning Crucible (1923) – Ivan Mosjoukine
Paris’in kasvetli sokaklarından taşra malikanesinin sessizliğine uzanan gerilim, zengin bir sanayici ile zihni şüphelerle dolu karısının mesafeli evliliğinde filizlenir. Ivan Mosjoukine kamerasını bu burjuva çıkmazına dikerken, komedi ve dram arasında gidip gelen tuhaf bir bulmaca örer.
Genç kadın okuduğu dedektif hikayelerinin etkisinden çıkamamışken, kocası onu geri kazanmak için tam da o gizemli hafiyeyi kapısına getirir. Gerçek ile paranoyanın birbirine karıştığı bu tuhaf takip, perde arkasındaki absürtlü ele verir.
14. La Belle Nivernaise (1924) – Jean Epstein
Suların üstünde ağır ağır süzülen bir mavnanın güvertesinde, rüzgarın taşıdığı paslı bir demir sesidir bu. Jean Epstein'ın yönettiği bu sessiz film, nehirlerin akışına kapılmış hayatların arasında yeşeren sessiz bağları mercek altına alıyor. Evlatlık edinilen genç bir erkek ile onu sahiplenen kaptanın kızı arasındaki mesafe, zamanla başka bir hisse dönüşürken siyah beyaz görüntülerin o yorgun dokusu her şeyi sarıp sarmalıyor.
15. La Roue (1923) – Abel Gance
Demir ağların sarsıntısı ve buharın arasından süzülen ağır bir kederle başlar her şey. Abel Gance, sinemanın henüz sessiz olduğu yıllarda demiryolu işçisi Sisif’in demir raylar üzerindeki hayatını ve içine gömdüğü büyük sırrı perdeliyor. Bir tren kazasının ortasından çekip aldığı kızı evladı bilip büyüten bir babanın, yıllar geçtikçe içten içe çürümesini izliyoruz. Bu dram, insan ruhunun en karanlık ve en sessiz köşelerine odaklanıyor.
Rayların gürültüsü evin içine kadar dolarken, evlat sevgisi ile bastırılmış tutkular birbirine karışıyor. Genç kızın kapısını çalan talipler, Sisif’in omuzlarındaki yükü daha da ağırlaştırıyor. Gözlerindeki yorgunluk, her tren hareket ettiğinde biraz daha artıyor. Makinistin elleri bu kez bir treni değil, kendi elleriyle ördüğü kader ağını durdurmaya çalışıyor.
16. Crainquebille (1922) – Jacques Feyder
Paris sokaklarında kırk yılı geride bırakmış seyyar bir sebzeci olan Jérôme Crainquebille için hayat, el arabasının tekerlekleri ile arnavut kaldırımlarının çıkardığı sesten ibarettir. Bir gün polisle yaşadığı ufak bir tartışma, koca bir bürokrasi çarkının onun üzerine kapanması için yeterli olur. Jacques Feyder’in imzasını taşıyan bu dram, sıradan bir insanın yasalar karşısındaki sessiz ve çaresiz ezilişini tüm çıplaklığıyla sokaklara taşır. Adaletin parıltılı salonlarından uzaklaşarak, Paris’in gölgede kalan köşelerinde yankılanan bir adalet arayışına kapı aralar.
17. J'Accuse (1919) – Abel Gance
Siperlerin arasında yükselen duman ve tükenmiş yüzler, Birinci Dünya Savaşı'nın yıkıcı gerçeğini ortaya döküyor. Abel Gance'ın kamerası, aynı kadını seven iki erkeğin yollarının cephede kesiştiği o daracık ve çamurlu hatta odaklanıyor. Savaşın gürültüsü, bireysel hesaplaşmaları ve kıskançlıkları yutarken geriye sadece hayatta kalma mücadelesi kalıyor.
Dönemin sinema dilini kökten değiştiren bu sessiz film, dönemin acımasız atmosferini izleyiciye doğrudan aktarıyor. Parçalı ve kayıp sahnelerin yarattığı boşluklar bile yapının o sert dokusunu bozmuyor. Tarihin en karanlık dönemlerinden birine tanıklık eden bu dram, insan ruhunun ne kadar kolay kırıldığını gösteriyor.
18. The Tenth Symphony (1918) – Abel Gance
Piyano tuşlarının arasında yankılanan karanlık bir sır, evin içindeki kırılgan huzuru sessizce kemirir. Besteci Enrid Damor, yeni eşinin geçmişindeki karanlık gölgelerden habersizdir; ta ki o gölgeler kapıya dayanıp şantajla masumiyeti tehdit edene kadar. Abel Gance, sinemasal empresyonizm akımının erken dönemine ait bu dram eserinde, notalar ile insan ruhunun en karanlık köşelerini birbirine bağlar. Görsel kadrajlar birer tuval gibi işlenirken, kıskançlık ve öfke yavaş yavaş bir senfoniye dönüşür.
İlişkili Akımlar ve Temalar
14bin okuma
Kara Filmler (Film Noir) Listesi
120bin okuma
Klasik Filmler Listesi
Anasayfa
Film
Kürasyon
Kritik
Menü
