Fransız Şiirsel Gerçekçilik
0
Film
0 dk.
Okuma Süresi
1,7 bin
Görüntülenme
İçindekiler
Giriş: Fransız Şiirsel Gerçekçilik
Fransız Şiirsel Gerçekçiliği sinemada anlatımda katmanlı bir yapıya geçiş için en etkili yöntemlerin ortaya çıktığı akımdır. Şiirsel gerçekçi filmlerde kullanılan yenilikçi anlatım teknikleri ile sinema gerektiğinde özgürlükçü, politik ve kuralsız davranabilen bir sanat disiplinine dönüştü. Bu yeni yetkinlikler başta Fransız sineması olmak üzere bağımsız sinemanın ve dünya sinemasının gelişiminde önemli katkı sağladı.
BM
Bahadır Mahmut
Küratör
İlişkili Akımlar ve Temalar
120bin okuma
Klasik Filmler Listesi
Fransız Şiirsel Gerçekçilik Nedir?
Fransız Şiirsel Gerçekçiliği film akımı 1930'larda Fransız yönetmenlerin özellikle mizansen, net alan derinliği, kadraj, görüş alanı, pan, zoom, montaj, ses gibi teknik unsurları üzerine yaptığı devrimsel geliştirmeler ile ortaya çıktı. Şiirsel Gerçekçi yönetmenler geliştirdikleri teknikler ile izleyiciye aktarmak istedikleri duygu ve düşünceyi çok katmanlı halde aktarmayı başarıp, sinemanın anlatıdaki yetkinliğini üst seviyeye taşıdılar.
Şiirsel Gerçekçilik Teriminin Kökeni
Şiirsel Gerçekçilik sinemadan önce edebiyat ve resimde kendisine yer bulan bir akımdı. 1930’lara gelindiğinde Şiirsel Gerçekçilik Fransa’da bir film akımı olarak tekrar ortaya çıktı. Şiirsel Gerçekçilik’te verilen eserler kullandıkları yöntemler ile ortaya birden fazla anlam çıkmasına olanak sağlayan yapıdadır. Sanatçılar birden fazla anlamı bazen tezatları kullanarak bazen ise ifadeyi düz anlamı ile birlikte aynı zamanda mecaz halini de sunarak izleyiciye aktarır. Film akımın ismi sıklıkla kullanılan bu iki yöntem içinde iyi birer örnek barındırır. Şiirsellik ile gerçeklik kelimeleri birbiriyle tezat (en azından çelişiktir) oluşturur. Bu tezata rağmen şiir düz anlamı ile ifade edilen gerçekleri mecazi olarak ifade edebilmek için bir etkili anlatım biçimidir.
Fransız Şiirsel Gerçekçilik Akımının Tarihsel Gelişimi
Arka Plan
Şiirsel Gerçekçiliğin ortaya çıktığı dönem, bölgesel göç, ekonomik çöküş, teknolojik ve sanatsal gelişmeler açısından oldukça değişkenlik gösteren bir dönemdi. Avrupa'daki faşist yönetimlerin etkisinde olan sinema yapımcı, yönetmen, oyuncu ve teknik ekipleri daha az otoriter olan ülkelere onlarca yıl boyunca göç etti. Bu ülkelerin başında Fransa geliyordu. Özellikle Almanya ve Rusya'dan gelen sinemacılar Fransız sineması için oldukça kritikti. Göç eden sinemacılar kendi ülkelerindeki sinema akımlarının ve tekniklerinin belirgin özelliklerini Fransa'ya taşıdı. Bu sebeple Fransız Şiirsel Gerçekçiliği, Alman Dışavurumculuğu ve Sovyet Montaj Sinemasından büyük ölçüde etkilendi. Fransa'nın diğer Avrupa ülkelerinden göç almasının bir başka sebebi ise Amerika'da 1929 yılında başlayan Büyük Buhran etkilerinin Avrupa'da az görüldüğü ülkelerden birisi olmasıydı. Buna rağmen ülkede 1930’ların ilk yarısında işsizlik ve enflasyon kritik seviyede arttı. Fransız halkı ve Fransız sinema sektörü ekonomik ve sosyolojik çöküşünün eşiğine geldi. Diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Fransa'da da Hollywood filmlerinin egemenliği vardı. 20'li yıllardan itibaren gösterime giren Hollywood filmi sayısındaki artış Fransız film üretimini sekteye uğratıyordu. Hollywood filmleri Fransız İzlenimcilik akımının da sonlanmasındaki sebeplerden biriydi. İzleyicilerin ilgisini çekerek yaygınlaşan Hollywood filmleri kısa sürede Fransız filmlerine gösterim alanı bırakmadı, Fransız filmlerin gişesini düşürdü. Hollywood filmlerinin gişe başarısı sebebiyle, agresif şekilde gişe başarısı istenen Fransız filmlerinin bazıları Hollywood filmlerinin etkisi altında kalmaya başladı. Hollywood filmleri ülke sinemalarının filmlerine göre gelecek için daha fazla umut vadeden, fazla iyimser içerikler barındırdı. İzleyiciler ekonomik ve sosyolojik sıkıntılardan kısa süreli de olsa uzaklaşabilmek için Hollywood filmlerini uzunca süre ülke sinemalarına tercih etti. Fransız sineması sadece film tüketimi açısından değil teknik olarak da Amerika ve aynı zamanda Almanya'ya bağımlı haldeydi. 1900'lerin başında ses sistemleri ile ilgili birçok teknoloji geliştirmesine rağmen Fransa'nın elinde hiçbir patent yoktu. Sessiz sinema yaygınlaşmadan önce çok kritik olmayan bu problem 1930'larda sessiz sinemanın yaygınlaşması ile önemli bir sorun haline geldi.
Başlangıç
20. yüzyıl başından itibaren birçok akıma ev sahipliği yapan Fransız Sineması, bir yandan izleyicilerinin taleplerinin karşılamak bir yandan da sinema sektörünü içinde bulunduğu darboğazdan çıkarmak için yeni bir film akımını çözüm aracı olarak kullanacaktı. Fransa, sesli film patentleri açısından eksikliği olsa da Sürrealizm, Film d’Art, İzlenimcilik ve daha birçok film akımına ev sahipliği yapmış bir ülkeydi. Bu akımlara film üreterek oluşan yetkinlikler ve deneyim Fransız sinemacıların ve oyuncuların kısa ve etkili bir şekilde sesli sinemaya uyum sağlamasına sebep oldu. Ekonomik sebeplerden ötürü birçok büyük film yapım firması çöktü. Gaumont-Franco-Film-Aubert (GFFA) ve Pathé gibi dönemin en büyük firmaları önemli zorluklar yaşadı. 1934 yılına gelindiğinde bu iki firma büyük ölçüde işlerliğini yitirdi. Bu dönemde Fransa’da film çekimi daha çok ekonomik zorluklar yaşayan bağımsız sinemacılar tarafından gerçekleştirilmeye başlandı. Bağımsız sinemacılar eserlerini daha düşük bütçelerle kotarabilmek için set kullanımını azaltıp, gerçek ortamlarda, gerçek ortam sesi ve ışığı altında filmlerini çekmeye yöneldi. Bağımsız sinemacılar filmlerinde izleyicilerinin yaşadıkları yanı sıra kendilerinin de yaşamakta oldukları ekonomik zorluklara yer verdi. Filmlerde sıklıkla sosyal gerçekçiliğe uygun temalara yer aldı.
Jean Vigo
1930'ları yılların başında Fransız sinemacıların filmleri yukarıdaki bileşenlerin etkisi ile ilk Şiirsel Gerçekçilik eserlerinin sinemada ortaya çıkmasına sebep oldu. 1930 yılında Jean Vigo tarafından çekilen kısa metraj À Propos de Nice (1930) Şiirsel Gerçekçiliğin ilk ve en karakteristik filmi olarak kabul gördü.
Ana Dönem
Jean Vigo À Propos de Nice filmi ile Şiirsel Gerçekçiliğin esinlenmelerle dolu ilk örneğini vermişti. Jean Vigo 1934 yılına kadar iki Şiirsel Gerçekçilik filmi daha çekti: Zero for Conduct (1933), L'Atalante (1934). Erken yaşta babasını kaybedip yatılı okulda yetişen Jean Vigo 29 yaşındayken tüberküloza bağlı septisemi nedeniyle Paris'te yaşamını yitirdi. Zero for Conduct ve L'Atalante şiirsel gerçekçiliğin önemli karakteristik özelliklerini belirleyen yapımlar oldu.
Jean Renoir portreleri, babası Auguste Renoir tarafından
Şiirsel Gerçekçilik önemli yönetmenler tarafından benimsendi ve geliştirildi. Pierre Chenal, Julien Duvivier, Fean Grémillon, Jean Renoir, Albert Valentin gibi yönetmenler akıma önemli katkı sağladı. Yönetmenler ve filmleri büyük ölçüde sol görüşe yakındı. Filmlerde sosyo-ekonomik alt sınıfların sorunlarına yer verildi. Set ve dekor kullanımı önceki dönemlere göre azaltıldı. Film çekimleri genellikle gerçek ortamlarda yapıldı. Gerçek ortamlarda, gerçek ışık ve ses koşullarında, toplumun içerisindeki gerçek kahramanlar ile filmler kurgulandı. Teknik geliştirmeler sadece ortam sesi ve ışık üzerine değildi. Mise-en-scene (sahneleme) oluşturulması, net alan derinliği, kadraj oluşturulması, kamera hareketleri, uzun planlar, geniş açılı panlar ve daha birçoğu devrimsel nitelikte geliştirmeler yapıldı. Teknik ile anlatım yöntemi tamamen birleştirildi. Tekniğin bu denli gelişiminde Jean Renoir’ın yeri çok önemliydi. Renoir 1894'te, Paris’te, Empresyonist ressam Pierre-Auguste Renoir'in ikinci oğlu olarak doğdu. 1913 yılında d'Aixen-Provence Üniversitesi'nde felsefe ve matematik eğitimini tamamladı. Önce süvari sonra ise pilot olarak 1. Dünya savaşında Fransa için savaştı. Mesleği çömlek ve seramikçilikti. Babasının ölümünün ardından kalan mal varlığı ile bir film şirketi kurup eşi Andrée Madeleine Heuschling’i filmlerinde oynatmaya başladı. Renoir eğitim ve askeri geçmişinin yanında babasının sanatsal birikiminden ve sanatçı çevresinden de çok fazla şey öğrendi. Renoir çektiği filmler ile Şiirsel Gerçekçiliğin teknik gelişiminin öncüsü ve en iyi uygulayıcısı haline geldi. Andre Bazin Renoir’ın sinemaya katkısına en iyi tanımlamayı getirdi: "Perdenin gerçek doğasını Renoir'dan daha iyi kimse kavrayamadı; hiç kimse resim ve tiyatroyla onun yarattığı belirsiz analojileri aşamadı. Plastik olarak ekran, çoğunlukla bir tuvalin sınırlarına uyacak şekilde yapılır ve dramatik şekilde sahneden sonra modellenir. Bu iki geleneksel referansı göz önünde bulundurarak yönetmenler, ressam ve sahne yönetmeni gibi görüntülerini bir dikdörtgen içinde kutulanmış olarak algılamaya eğilimlidirler. Farklı olarak Renoir, ekranı basit bir dikdörtgen değil, daha ziyade kamerasının vizörünün homotetik yüzeyi olarak algılar. Bu bir çerçevenin tam tersidir..." "...Teknik olarak bu ekran anlayışı, yanal alan derinliği olarak adlandıracağım şeyin ve montajın neredeyse tamamen ortadan kalktığını varsayar. Çünkü bize gösterilenler yalnızca bizden saklanan şeyler açısından önemli olduğundan ve orada gördüklerimizin değeri sürekli tehdit altında olduğundan, mizansen kendini ekranda gösterilenlerle sınırlayamaz. Sahnenin geri kalanı, etkin bir şekilde gizlenmiş olsa da, var olmayı bırakmamalıdır. Eylem ekranla sınırlı değildir, eylem ekrandan geçer. Ve kameranın görüş alanına giren bir kişi, bir belirsizlikten, bir tür hayali "sahne arkasından" değil, eylemin diğer alanlarından gelir. Aynı şekilde, kamera harekette herhangi bir delik veya ölü nokta yakalamadan aniden dönebilmelidir."
Andre Bazin
Andre Bazin, Jean Renoir (1971). Dönemin bir başka önemli ismi ise aktör Jean Gabin oldu. Jean Gabin akımın en önemli bir çok filminde rol aldı. Sergilediği performans ile Şiirsel gerçekçilik akımının ve dönemin Fransız sinemasının ve en fazla tanınan sanatçısı haline geldi: The Grand Illusion (1937), Port of Shadows (1938), Pépé le Moko (1937), The Lower Depths (1936), Le Jour Se Leve (1939), La Bête Humaine (1938) … Şiirsel Gerçekçilik aynı dönemde etkileri devam eden Fransız film akımları arasında global ölçekte kendisinden en fazla bahsettiren akım oldu.
Fransız Şiirsel Gerçekçilik Akımının Sonu
1940 yılında Almanya’nın Fransa’yı işgal etmeye başlamasıyla birlikte Fransız sineması önemli sekteye uğradı. Sol görüşlü olan bir çok yönetmen ve sinemacı doğrudan veya aktarmalı olarak başka ülkeler üzerinden Amerika’ya göç etmek zorunda kaldı: Jean Renoir, Julien Duvivier, Jean Gabin… Fransa’da kalanlar arasında Gestapo’nun işkencesine uğrayanlar oldu. Harry Baur. Buna rağmen Fransa’da kalan sinemacıların çoğu bazı sınırlandırmalar altında dahi olsa üretmeye daha dar bir alanda devam etti. Bu dönemde Fransa'nın Vichy kentinde Vichy hükümeti kuruldu. Devlet Başkanlığı'na Birinci Dünya Savaşı'nın Fransız Mareşallerinden Philippe Pétain getirildi. Vichy Hükümeti birçok alanda komiteler kurarak Alman baskısını aşmaya Fransa’nın ekonomik özgürlüğünü korumaya çalıştı.
Sinematografik Endüstrilerin Organizasyonu Komitesi
Fransız sinemasının hayatta kalabilmesi fonlanması ve Alman sansürünün aşılabilmesi için Paris merkezli Sinematografik Endüstrilerin Organizasyonu Komitesi (Comite d'organisation de l'Industrie Cinematographique) (COIC) kuruldu. Alınan önlemlerin ardından ithal filmlerinin sayısı azalırken Fransız filmlerinin sayısı giderek arttı. Fakat önemli sinemacıların Fransa’yı terk etmesi hem de Almanların baskısı sebebiyle çok az sayıda iyi film çekilebildi. 1945 yılında Alman işgalinden kurtulan Fransa sineması köklü bir değişime girdi ve Fransız Şiirsel Gerçekçilik akımı son buldu.
Fransız Şiirsel Gerçekçilik Akımının Karakteristikleri
Şiirsel Gerçekçilik filmleri gerçek, tezat ve mecazi anlamı birlikte kullanır. Bu yöntem ile karakterlerin ve olayların derinliği artar. Filmde yer alan karakterler ve olaylar genellikle katı bir olay örgüsü içerisinde yer almaz. Öykü yapısı içerisinde hareket etmeyebilirler. Öykü yapısına uygun olan hareketlerin tersinde veya bambaşka bir yönde hareket ederek özgürleşirler. Bu özgürleşme doğaya ve insan olmanın özüne doğru gerçekleşir. Teknik olarak kamera hareketleri, kadraj, kadraj dışı alan kullanımı, uzun planlar, bloklama, net alan derinliği, etkin şekilde anlatımın parçasıdır. Mise-en-scene oluşumunda kamera editing çok önemli bir etkendir. Filmlerde, süreksizlik, zaman ve mekan kaymaları olağandır. Filmler sol görüşleri sosyo-ekonomik olarak alt sınıflara daha fazla yer verir.
Fransız Şiirsel Gerçekçilik Akımının Etkileşimleri
Şiirsel Gerçekçilik filmleri dünya sinemasını önemli ölçüde değiştirdi: İtalyan Yeni Gerçekçiliği büyük büyük ölçüde Fransız Şiirsel Gerçekçiliği üzerinden kurgulandı. Sosyo kültürel altyapı üzerine çekilen filmler, kahramanların toplum içinden çıkması, filmlerin karamsar yapısı ve mutlu olmayan sonları ve daha birçok konu Şiirsel Gerçekçilikten Yeni Gerçekçiliğe taşındı. Amerikan Kara Filmi de Yeni Gerçekçiliğe benzer şekilde birçok elementi Şiirsel Gerçekçilikten kendi bünyesine kattı. Bunlara ilave olarak Şiirsel Gerçekçilikteki kadın karakterleri Kara Filmlere femme fatale olarak devşirildi. Kara Filmlerin Şiirsel Gerçekçilikten çok fazla esinlenme barındırması sebebiyle Şiirsel Gerçekçilik filmleri Fransız Kara Filmi olarak isimlendirmeye başlandı. Özellikle Renoir’ın sinemaya kazandırdığı yeni anlatım tarzı ve teknikler başta Fransız sineması ve Fransız Yeni Dalgası olmak üzere tüm dünyada kabul gördü ve sıklıkla kullanılmaya başlandı. Anlatımın gerçek, tezat ve mecazi türevlerinin sahne içerisinde paralel anlam katmanları oluşturması sinemada önemli bir değişime sebep oldu. Bu yöntem ile sinemanın anlatım kabiliyeti önemli ölçüde genişledi ve karakter kazandı.
En İyi Fransız Şiirsel Gerçekçilik Yönetmenleri
•
Jean Renoir
•
Jean Vigo
•
Julien Duvivier
•
Marcel Carné
•
Jacques Feyder
En İyi Fransız Şiirsel Gerçekçilik Filmleri
Referanslar ve İleri Okuma
•
https://whitecitycinema.com/2012/05/18/lets-talk-about-poetic-realism/
•
https://en.wikipedia.org/wiki/Poetic_realism
•
https://www.ledonline.it/index.php/linguae/article/view/1199/975
•
https://www.jstor.org/stable/2908180
•
https://www.britannica.com/art/Poetic-Realism-literature
Seçki Listesi
Küratörün Sıralaması
1. Little Lise (1930) – Jean Grémillon
Paris’in gri sokaklarına düşen uzun bir gölge, ağır adımlarla hapishane kapısından dışarı süzülüyor. Victor, geçmişin cezasını tamamlayıp kente döndüğünde, yılların kendisinden ne götürdüğünü ve neyi bıraktığını anlamaya çalışıyor. Jean Grémillon, bu sert dram yapımında insan ruhunun en karanlık dehlizlerini kadraja alıyor.
Kızına kavuşmanın verdiği kısa süreli huzur, sokakların acımasız gerçekliğiyle hemen bozuluyor. Genç Lise, istemeden de olsa geri dönüşü olmayan bir suçun içine çekilmiş durumda. Victor’un içini kemiren o tanıdık duygu, yani kıskançlık, bu kez babalık refleksiyle birleşerek yeni bir yıkımın fitilini ateşliyor. Karakterlerin sıkışmışlığı, izleyiciyi de bu kasvetli atmosferin içine çekiyor.
2. Crime and Punishment (1956) – Georges Lampin
Sokakların ağır kokusu ve yoksulluğun daracık odalara sıkıştırdığı zihinlerle çevrili bir St. Petersburg sabahı. Georges Lampin'in yönettiği bu dram, Dostoyevski'nin klasiğini modern bir sokağa taşıyor.
Eski bir öğrenci olan Raskolnikov, ödenemeyen kiralar ve sırtındaki borç yüküyle boğuşurken vicdanı ile mantığı arasında sıkışıp kalıyor. İşlenen karanlık suçun ardından polis dedektiflerinin gölgesi üzerindeyken, suçluluk duygusunun yarattığı boğucu sessizlik her köşeyi sarıyor.
3. Port of Shadows (1938) – Marcel Carné
Le Havre limanının puslu sokaklarında, geceye karışan adımlarla yürür ordu kaçağı Jean. Arkasında bıraktığı askeri üniformayı ve yarım kalmış hesapları unutmaya çalışırken, rıhtımın ağır havası onu çoktan yutmuştur. Marcel Carné’nin bu karanlık ve melankolik dram dünyasında, limanın sığınak olamayacağı çok kısa sürede anlaşılır. Kaçışın ve aidiyetsizliğin sokağında, adımlarını takip eden gölgelerden kurtulmak o kadar kolay değildir.
Sokak lambalarının sis içindeki soluk ışığında kesişir yollar. Bir suç ağının gölgesinde, rıhtımın demir atmış gemileri arasında filizlenen bu tehlikeli romantizm, karakterleri kaçınılmaz sona doğru iter. Kaçmak isteyenlerin sığındığı bu liman, sonunda herkesin kendi gerçeğiyle yüzleşeceği bir aynaya dönüşür.
4. Children of Paradise (1945) – Marcel Carné
Ondokuzuncu yüzyıl Paris'inin seyyar satıcılar, yankesiciler ve sokak sanatçılarıyla uğultulu bulvarlarında perdeler aralanıyor. Sahnede sözün hükmü yokken, sessizliğin ve pandomimin diliyle var olan Baptiste, kalbinin orta yerine düşen Garance'ın esiri oluyor. Marcel Carné'nin yönettiği bu dram, aristokratların süzgün bakışları ile ara sokakların karanlığı arasında sıkışıp kalan tutkulu bir dörtlü aşk sarmalını siyah beyaz perdenin tenine işliyor. Kalabalıkların gürültüsü içinde kaybolan ruhlar, birbirlerinin hayatına fark ettirmeden sızarken, tiyatro sahnesi gerçeğin ta kendisi haline geliyor. Gösterişli salonlardan sefil kulislere uzanan bu yoğun atmosferde, arzunun ve imkansızlığın izleri sokaklara sinmeye devam ediyor.
5. Summer Light (1943) – Jean Grémillon
Uzak bir Provençal dağının tepesinde, cam kaplı bir otel güneş ışığı altında parıldıyor. Jean Grémillon'un yönettiği bu dram, izole coğrafyanın yarattığı boğucu atmosferde birbirine düğümlenen insanları merkeze alıyor. Otel müdürü, bir sanatçı ve baraj işçisi arasında kurulan tehlikeli bağlar, dağ rüzgârının getirdiği huzursuzlukla birleşiyor. Yükseklerde geçen bu hikâye, arzunun insanı nasıl köşeye sıkıştırdığını ağır ama sarsıcı bir ritimle gösteriyor. Tutkunun labirentinde kaybolan karakterler, kendi gerilimlerinin altında yavaşça eziliyor.
6. Stormy Waters (1941) – Jean Grémillon
Römorkant kaptanı André, hastası olan eşini geride bırakıp sulara gömülmek üzere olan bir gemiye doğru sürüklendiğinde, hayatının akışı tamamen değişir. Jean Grémillon’un yönettiği bu dram, dalgaların ve fırtınalı denizin insan ruhunda açtığı derin çatlaklara odaklanıyor.
Kurtardığı gizemli kadının varlığı, limandaki kırılgan düzeni altüst ederken, tuzlu su ve köpüren dalgalar arasında büyüyen yasak bir çekim, karakterleri kaçınılmaz bir sona doğru sürüklüyor. Tutku ve sadakatin birbirine karıştığı bu hikaye, izleyiciyi hırçın suların ortasında bırakıyor.
7. Daybreak (1939) – Marcel Carné
Kurşun sesleri kesildiğinde François, Paris'in gri çatılarının altında, kendi elleriyle ördüğü demir parmaklıkların ardında yapayalnız kalmıştı. Kapının dışında polisin beklediğini biliyordu; geriye sadece odadaki ağır tütün dumanı ve geriye sarılan anılar kaldı. Marcel Carné'nin bu karanlık ve kasvetli draması, bir cinayetin izini sürerken insanı köşeye sıkıştıran o kaçınılmaz kaderi odanın ortasına bırakıyor. Geçmişin tozlu sokakları, trajik bir aşkın gölgesi ve kıskançlığın zihni kemiren o soğuk tonu, polisle yaşanan gerilimli bekleyiş sırasında yavaş yavaş su yüzüne çıkıyor.
8. The Rules of the Game (1939) – Jean Renoir
Savaş kapıdayken Paris aristokrasisi taşradaki geniş bir malikânede sığınacak yer arar. Jean Renoir'ın bu keskin sosyal satiri, burjuvazinin kof ihtişamını ve hizmetçilerin mutfaktaki sessiz mesaisini aynı karede eritir. Av partileri ve gece balo salonları arasında örülen ilişkiler, kibar dünyanın altındaki kırılganlığı ifşa eder.
Kıskançlık ve romantik açmazlar, salonun dışındaki yaklaşan fırtınanın gürültüsüyle tezat oluşturur. Sınıflar arası gerilimler her diyaloğun altında ince bir sızı gibi ilerlerken, kahkahalar ve trajediler birbirine karışır. Kamera, bu kalabalık masanın etrafında olup biteni yargılamadan, sadece tanıklık ederek dolaşır.
9. Hôtel du Nord (1938) – Marcel Carné
Paris’in sisli Saint-Martin Kanalı kıyısında, Saint-Denis sularının yavaşça aktığı Hôtel du Nord’un dar odaları, kentin gürültüsünden kaçanların sığınağıdır. Duvarların ardında hayat, fahişelerin, bohem ruhların ve her sınıftan insanın gürültülü ama sıradan telaşıyla akar.
Marcel Carné imzalı bu dram, genç aşıkların kasvetli odalarda kurduğu tehlikeli hayalleri ve ölümle flört eden umutsuz adımlarını Paris’in labirent sokaklarına taşır. Kanalların loş ışığında, kaderine boyun eğmeyenlerin melankolik hikayesi sessizce başlar.
10. La Bête Humaine (1938) – Jean Renoir
Buharın ve demirin amansız ritmiyle sarsılan Fransa raylarında, ruhundaki karanlıkla boğuşan bir makinistin yolu karamsar bir istasyon şefi ve eşiyle kesişir. Jean Renoir imzalı bu dram ve gerilim sarmalında, Le Havre hattının kasvetli atmosferi karakterlerin iç dünyasındaki huzursuzluğu besler.
Evlilik bağlarının altındaki sırlar ve zihinsel yaralar, tren penceresinden akıp giden manzaralar eşliğinde derinleşir. Çözülmesi güç bir tutku ve saklı kalması gereken bir suç, demir yolu işçisinin hayatını geri dönülmez biçimde değiştirmeye adaydır.
11. Grand Illusion (1937) – Jean Renoir
Birinci Dünya Savaşı'nın çamurlu ve yorgun günlerinde, Alman cephesinin arkasında sıkışıp kalmış Fransız askerleri, kendilerini sutaşı tünellerinden ziyade tahta ranzaların ve tel örgünün gölgesinde bulurlar. Jean Renoir'ın yönettiği bu dram, iki farklı dünyanın insanlarını aynı ranzada buluşturur.
Soyluluk ve işçi sınıfı arasındaki keskin çizgiler, esir kampının gri duvarları arasında silikleşmeye başlar. Kaçış planları fısıltıyla yapılırken, aristokrat subaylar ile mahkumlar arasında kurulan hassas bağlar, savaşın yıkıcı gerçeğini ortada bırakarak insanı ve dayanışmayı merkeze alır.
12. Pépé le Moko (1937) – Julien Duvivier
Cezayir’in daracık sokakları ve labirent gibi uzayan Casbah mahallesinin tepesinde, polisin adım atmaya cesaret edemediği bir krallık kuruludur. Julien Duvivier imzasını taşıyan bu klasik drama, aranan bir adamın hem korunaklı yuvası hem de kaçamayacağı hücresi olan bu mahalledeki sıkışmışlığını siyah beyaz karelerle üzerimize örter. Paris’ten gelen zarif bir kadının sokak aralarında kaybolmasıyla, suç ağının ortasında filizlenen tehlikeli bir tutku tüm dengeleri altüst eder. Sokağın tozu, yankılanan adımlar ve kaçışın imkansızlığı, adamın kaderini yeniden çizer.
13. The Lower Depths (1936) – Jean Renoir
Rutubetli duvarlar, dip dibe soluyan insanlar ve rutubetle karışık çaresizlik kokusu. Jean Renoir, kamerasını toplumsal hiyerarşinin en alt katmanına, çamurlu sokakların loş pansiyonlarına kuruyor. Bu bataklıkta, unvanını kaybetmiş bir baron ile kendi yasalarıyla yaşayan bir hırsızın yolları kesişiyor. İki farklı dünyanın insanı, sefaletin ortak zemininde sınıfsal duvarları yıkan bir dostluk kuruyor.\n\nRenoir, doğalcılık akımının izlerini taşıyan bu suç ve dram sarmalında, insanın hayatta kalma refleksini inceliyor. Karakterler, acımasız ev sahibinin sömürüsü altında ezilirken, pansiyonun kasvetli havası her birini ayrı bir çıkmaza sürüklüyor. Özgürlük umudu, yıkık dökük odaların loşluğunda yeşeren temiz bir aşkla canlansa da geçmişin kirli gölgesi her an pusuya yatmış bekliyor.
14. La Belle Équipe (1936) – Julien Duvivier
Paris sokaklarında iş arayarak tükenen beş dost, büyük bir piyango ikramiyesiyle birdenbire hayatın akışını değiştirme şansı yakalar. Parayı bölüşmek yerine kıyıda köşede kalmış yıkık dökük bir yapıyı ortak bir nehir kıymeti kafesine dönüştürmeye karar verirler. Julien Duvivier'in yönettiği bu dram, beton ve tozun arasında kurulan hayallerin gerçeğe çarpma anını yakalar. Nehir kenarındaki masalarda başlayan neşe, en ufak bir sarsıntıda dostluğun çatlamasıyla yerini gerilime bırakır. Paylaşılan rüyaların kırılganlığı insanı bekler.
15. La Bandera (1935) – Julien Duvivier
Paris sokaklarında işlenen karanlık bir suçun ardından Barselona'nın kavurucu kalabalığında meteliksiz kalan Pierre, geçmişinden kaçmak için yabanî bir yola sapar. Julien Duvivier'in yönettiği bu dram, karakterin içsel sıkışıklığını kademeli olarak derinleştirir. İspanyol yabancı lejyonunun kumla kaplı, tekinsiz ve boğucu atmosferi içinde, ne geçmişteki cinayet unutulabilir ne de sığınak sanılan bu yer güvenlidir. Yeni kurulan dostluklar ise zamanla birer gölgeye dönüşecektir.
16. L'Atalante (1934) – Jean Vigo
L'Atalante güvertesinde nehir suyu keskin bir yosun kokusuyla dönerken, geride kalan taşra düğününün telaşı çoktan sönmüştür. Jean Vigo, bu dram ve komedi tonları arasında salınan evlilik hikayesinde, mavnanın paslı demirine sıkışan iki gencin huzursuzluğunu kayda geçiriyor. Paris yolundaki bu sarsıntılı seyir, dar kabinlerde büyüyen sessiz öfkeleri ve tuhaf bir gerçeküstücülüğü besliyor. Kömür karası yüzler ve nehrin akıntısına kapılan hayaller, zamanın yavaş aktığı bu rutubetli dünyada birbirine çarpıyor.
İlişkili Akımlar ve Temalar
120bin okuma
Klasik Filmler Listesi
Anasayfa
Film
Kürasyon
Kritik
Menü
