İtalyan Yeni Gerçekçilik
İtalyan Yeni Gerçekçilik
0
Film
0 dk.
Okuma Süresi
1,7 bin
Görüntülenme
Giriş: İtalyan Yeni Gerçekçilik
Yeni Gerçekçilik, 2. Dünya savaşı sonrasında faşist Benito Mussolini yönetiminden çıkan fakirlik ve depresyon içerisindeki İtalyan halkının durumunu, sinemada o güne kadar denenmemiş bileşenler ve alışılmadık tekniklerle anlatan günümüz modern sinemasının temellerinin atıldığı sinema akımıdır.
BM
Bahadır Mahmut
Küratör
İlişkili Akımlar ve Temalar
120bin okuma
Klasik Filmler Listesi
İtalyan Yeni Gerçekçilik Nedir?
Mussolini rejimi etkisinde çekilen propaganda ve eğlenceye yönelik Telefoni Bianchi filmleri Amerika’dan ithal edilen filmler ve Amerikan filmlerine benzeyen İtalyan filmleri, ülke gerçekleri ile sinema izleyicisi arasına set çekiyordu. Mussolini'nin düşmesi ve 2. Dünya savaşının sona ermesiyle İtalyan film yönetmenleri İtalya'nın gerçeklerini sinemaya taşımak için sokaklara indi. Bu yönetmenler profesyonel olmayan oyuncularla dönemin ekonomik, sosyolojik ve teknik ve finansal imkanlarına uygun yenilikçi filmler çekti. Daha sonra dünyada birçok yönetmen ve film akımını etkileyecek olan bu filmler İtalyan Yeni Gerçekçiliği akımı içerisinde kategorize edildi.
Yeni Gerçekçilik Teriminin Kökeni
Yeni Gerçekçilik terimi farklı sanat disiplinlerinde gerçekliğe getirilen yeni bir tanımlama veya gerçeği aktarmak için geliştirilen yeni metodolojiyi ifade eder. Yeni Gerçekçilik kavramı İtalya'da 1920’lerden itibaren edebiyat, 1940’lardan itibaren sinemada kendine yer bulmuştur.
İtalyan Yeni Gerçekçilik Akımının Tarihsel Gelişimi
Arka Plan
Demirci olan babası tarafından iki İtalyan sosyalistin (Andrea Costa ve Amilcare Cipriani) isimleri ile adlandırılan Benito Amilcare Andrea Mussolini, çocukluk yıllarından itibaren devrimci ve sol görüşler ile yetiştirildi. Mussolini genç yaşlarında dahi şiddet eğilimliydi, kişilik bozuklukları yaşıyor, kendisini seçilmiş biri olarak nitelendiriyordu. Feodal düzeni yıkarak İtalya'yı değiştirmek üzerine yüksek motivasyona sahipti. Genç yaşlarında isyan çıkarma sebebiyle hapse girdi. Yazma konusunda yetenekliydi. Editörlüğüne getirildiği sosyalist Avanti! gazetesinin tirajını 5 katına kadar çıkardı. 1. Dünya savaşı öncesinde İtalya'nın Dünya Savaşı'na girmesi gerekliliği konusunda yazdığı yazılar sebebiyle Sosyalist Parti'den ihraç edildi. Bunun üzerine Mussolini Avanti’den ayrılıp sonradan faşist gazetesine dönüşecek olan Il Popolo’yu kurdu. Yazıları ile sürekli olarak Savaş çağrısında bulunmaya devam etti. 1. Dünya Savaşı'nda askere giderek cephede savaştı.
Filippo Tommaso Marinetti İtalya 1. Dünya Savaşı'ndan galip ayrılan tarafta olmasına rağmen ekonomik sıkıntılar derinleşerek devam etti. İtalya halkı diğer Avrupa ülkeleri gibi Rusya'da yükselen komünist devrimin tüm ekonomik yapı ve sosyal yaşam biçimlerini değiştireceğini düşünüyordu. Mussolini bu tehditlerden ancak kendisinin İtalya’yı kurtarabileceğini, gazetesi ve etrafındaki kişiler aracılığıyla halka dikte etti. Mussolini birinci dünya savaşı sırasında cephede milliyetçilik kavramının insanları hızlı ve etkili şekilde harekete geçirme kabiliyetini görmüştü. İtalyan fütüristlerinden oldukça etkilenmişti. Fütüristler gelişim ve yeni bir dünyanın ancak yıkım ve savaş ile geleceğini savunuyordu. Mussolini bu görüşlere oldukça bağlıydı. Fütüristlerle yakın irtibat içindeydi. Fütürizmin kurucusu Filippo Tommaso Marinetti ilerde yazılacak İtalyan Faşist Manifesto’suna Mussolini’ye katkı sağlayacaktı. Yüksek enflasyon, ekonomik yıkım, yayılan komünizm tehdidine karşı fütürizm, milliyetçilik, kapitalizm, büyük İtalya hayalini, solcu görüşlerden aldığı devrim görüşü ile birleştiren Mussolini kendisine ait yönetim sistemini kurdu: Faşizm.
Mussolini ve Hitler Mussolini daha sonra faşist partinin kurulmasını sağlayarak diktatörlüğünü ilan edip 1943 yılında öldürülünceye kadar İtalya'da faşist rejimin uygulanmasını sağladı. Bu dönemde gerçekçilik ve yeni gerçekçilik akımlarının ortaya çıkmasını tetikleyecek bir çok faşist uygulama yürütüldü: Terör, propaganda, basında tek seslilik, şiddet kullanımı, suikast, elit kesimin kontrol altına alınması, düşman yaratmak, yönetimin başında seçilmiş fenomenleşmiş bir yönetici. 1920'lerden itibaren İtalya'da edebiyat disiplininde faşist rejim karşıtı bir çok eser yazıldı. Bu eserler ile edebiyatta yeni gerçekçilik akımı ortaya çıktı. Neo gerçekçilik akımı kendisinden önce ortaya çıkan Verismo olarak adlandırılan gerçekçilik akımından çok fazla referans barındırıyordu. Buna rağmen yeni gerçekçilik savaşın getirdiği yoğun duygular, deneyimler, ekonomik çöküş ve faşizme direnişin etkisi altında Verizmoya göre daha sert bir üslupta şekillendi. Edebiyatta İtalyan yeni gerçekçiliğine Alberto Moravia, Ignazio Silone, Carlo Levi, Vasco Pratolini, Carlo Bernari, Cesare Pavese, Elio Vittorini, Carlo Cassola, Italo Calvino, Curzio Malaparte ve Carlo Emilio Gadda gibi yazarlar önemli katkı sağladı. Edebiyatta bu gelişmeler yaşanırken sinemada yeni gerçekçi fikirler kendisine yer bulamadı. Faşist rejim yararına olmayan herhangi bir filmi çekmek finanse etmek veya sinemada seyirci ile buluşturmak neredeyse imkansızdı. Ancak 1943 yılında faşist rejimin sona ermesiyle yeni gerçekçilik filmleri çekilmeye başlanabildi.
Başlangıç
1920'lerden 2. Dünya Savaşı'nın sona ermesine kadar İtalyan halkına, Amerika'dan ithal edilen filmler aracılığıyla ideal yaşam tarzı faşist rejim tarafından sunuldu. Faşist rejim aynı zamanda Telefoni Bianchi olarak adlandırılan filmler ile halkı otorite ve sermayeye bağlılık göstermeye de yönlendirdi. Telefoni Bianchi filmler ile anlatılmaya çalışılan iktidar ve sermayeye bağlılık göstererek refah içindeki yaşantının bir parçası olunabileceğiydi. Filmlerde aile değerleri, sınıf hiyerarşisi, otoriteye saygı ve muhafazakarlık gibi konular yüceltildi. İtalyan sineması sanatsal olarak yerinde sayarken diğer otoriter rejimler altındaki ülke sinemalarında sinema tarihine etki edecek akımları ortaya çıktı: Alman Dışavurumculuk, Sovyet Montaj. İtalyan yeni gerçekçiliği özellikle news reeller, İngiliz Belgesel Akımı gibi akımlardan çıkan filmlerdeki teknikleri referans aldı. İtalyan yönetmenler film çekebilmek için zaten ulaşmaları oldukça güç olan büyük setlere, pahalı dekorlara, usta oyunculara, klasikleşmiş yöntem ve yaklaşımlara ihtiyaçları olmadığını keşfetti. 1935 gibi koşulların pek de uygun olmadığı bir tarihte, anti-faşist gazeteci Leo Longanesi, yönetmenleri film çekmeleri için sokaklara, kışlalara, tren istasyonlarına gitmeye çağırıp, yeni bir sinemanın ancak bu şekilde çıkabileceğini savundu. 1943 yılında Mussolini'nin ölümü ardından faşist rejimin etkilerini hızlı şekilde azalmasıyla birlikte İtalyan sinemacılar sahaya indi. Yönetmenler filmlerinde news reellar, İngiliz Belgesel, Sovyet Montaj, Fransız Şiirsel Gerçekçilik gibi akımların tekniklerini, İtalyan edebiyatındaki Yeni Gerçekçilik akımını kullanarak İtalyan Yeni Gerçekçilik akımını oluşturdu.
Ossessione - 1943 İtalyan yönetmenler ekonomik çöküş, faşist rejim ve 1. Dünya savaşının etkileri üzerine filmler çekmeye başladı. 1943 yılında ilk yeni gerçekçi film olarak anılacak Luchino Visconti’nin Ossessione (1943) filmi izleyici ile buluştu.
Ana Dönem
Visconti’nin Ossessione filmi özellikle yaklaşım açısından çığır açan bir filmdi. Filmin öyküsü, karakterlerin tutkusu, kamera ve kadraj kullanımı, kompozisyonlar sinema için oldukça yenilikçiydi. Filmde yer verilen çarpık ilişki otoriteler tarafından filmin hedef alınmasına sebep oldu. Filmin bazı kopyaları yakıldı. 1945 yılında “İtalyan Baharı”nın başlamasıyla birlikte bir çok İtalyan yönetmen Visconti’nin yaklaşımını geliştirip genişleterek benzer filmler çekmeye başladı. Bu yönetmenler arasında faşist dönemde iktidar için film çekenler de faşist yönetime hiç çalışmamış olan Marksist yönetmenler de bulunmaktaydı. Yeni gerçekçi yönetmenlerin bir kısmı film eleştirmeniydi. Yaklaşık 10 yıllık dönem içerisinde yeni gerçekçi olarak nitelendirilebilecek yüze yakın film çekildi. Bu filmler içerisinden ancak çok az sayıda yönetmenin bazı filmleri ön plana çıkarak yeni gerçekçi akımının sınırlarının belirlenmesini sağladı: Rossellini’nin Rome Open City (1945) ve Paisan (1946) filmleri, De Sica’nın Shoeshine (1946), The Bicycle Thieves (1948), Umberto D. (1952); ve Visconti’nin The Earth Trembles (1948) filmi. Yeni gerçekçi filmler karşıtlık yaratmak üzerine çekildi. Bu karşıtlık sadece ülke yönetimindeki otoriteye karşı değil aynı zamanda İtalya'da gösterime giren otorite yanlısı tüm filmleri, hedefine alıyordu. Faşist dönem ve sonrasında gösterime giren Telefoni Bianchi ve Hollywood filmlerinden içerik ve teknik olarak farklılaşmak yeni gerçekçiliğin en belirgin amacıydı. Yeni gerçekçi filmlere karşı yaklaşımlar film sayısı arttıkça ve akımın karakteristiği oluştukça konsolide olmaya başladı. Filmler İtalya hükümeti ve İtalyan halkı tarafından farklı, dünya sinema camiası ve izleyicileri tarafından farklı şekilde değerlendirilmeye başlandı.
İtalyan Yeni Gerçekçilik Akımının Sonu
İtalya'da yeni iktidar, halka içerisinde bulundukları durumun Yeni Gerçekçi filmlerle anlatılmasını istemedi. Filmler hem gerçekleri anlatıyor hem de oldukça pesimist bir tablo çizip mutlu olmayan öykülerle sonlanıyordu. Faşizm sonrası dönemde bir çıkış noktası yaratmaya çalışan hükümet için bu durumu oldukça zorlayıcıydı. Yeni Gerçekçi filmlere İtalyan halkının yaklaşımı da hükümetten çok farklı değildi. Halk yaşadığı zorluklar içerisinde sinemayı bir rahatlama ve motivasyon noktası olarak görmek istiyordu. İzleyiciler kendi yaşantılarından kaçmak için sinemaya gittiğinde, karşılaştıkları şey ekonomik, siyasi ve sosyal çöküşü konu alan yeni gerçekçi filmlerdi. İzleyiciler yeni gerçekçiliğin en etkili olduğu dönemde dahi Amerikan filmlerine veya Amerikan filmlerindeki gibi iyi bir yaşantının var olduğunu ispatlamaya çalışan İtalyan yapımlarına gitmeyi tercih etti. Bu durum hükümet tarafından da desteklenmeyen Yeni Gerçekçi filmlerin finanse edilememesine sebep oldu. Kısa zamanda yeni gerçekçilik arkasında çok fazla akım yönetmen ve filme ilham vererek sona erdi. Hükümet ve halkın yaklaşımını uygun yeni gerçekçi filmler de çekildi. Bu filmler Pembe Yeni Gerçekçi filmler olarak anıldı.
İtalyan Yeni Gerçekçilik Akımının Karakteristikleri
Filmlerde 2. Dünya savaşı sonrası yıkılmış İtalya şehirleri, açlık, fakirlik, yoksunluk konu ediliyordu. İzleyicinin motivasyonunu yükseltmeye veya onu salondan mutlu sonla ayırmak için hiçbir efor sarf edilmiyordu. Yeni Gerçekçilik, belgesel çekim yöntemlerine sıklıkla başvurdu. Öykü anlatımı filmlerde çok ön plana çıkmadı. Klasik öykü yapısı sıklıkla kırıldı. Filmlerde halk ve işçi sınıfına sıklıkla yer verildi. Bu sınıflara dahil olan kişiler kahramanlaştırıldı. Teknik olarak bakıldığında filmler açık alanlarda, gerçek ortamlarda, amatör oyuncularla, doğal ışık altında çekildi. Yenilikçi kamera açıları, kesmeler ve kadraj kullanımı oldukça yaygındı. Negative space kullanımı, post synchronized sese filmlerde sıklıkla yer verildi. Yeni Gerçekçiliğin herhangi bir manifestosu veya kural seti yoktu. İtalyan gazeteci ve İtalyan Yeni Gerçekçi sineması için senaryolar yazan Cesare Zavattini, özellikle yönetmen Vittorio De Sica ile verimli şekilde çalıştı. Zavattini, 26'sı De Sica olarak olmak üzere 126 senaryo tamamladı. Alessandro Blasetti, Giuseppe De Santis, Luchino Visconti ve Alberto Lattuada gibi isimler için senaryo yazdı. Zavattini 2. Dünya Savaşı'nın sona ermesini takip eden on yılda İtalyan Yeni Gerçekçiliğinin en önemli isimlerinden biri oldu.
İtalyan Yeni Gerçekçilik Akımının Etkileşimleri
İtalyan Yeni Gerçekçiliği İtalya'da çok kabul görmemiş ve 10 yıllık bir süre içerisinde ana dalga sona ermişti. Buna rağmen dünya sinemasını çok önemli şekilde etkiledi. İtalyan Yeni Gerçekçilik akımı German Rubble film, Free Cinema, British Social Realism, Cinema Vertie, French Nouvelle Vague akımlarını ve Latin Amerika ve Hindistan sinemalarını önemli ölçüde etkiledi. İtalyan Yeni Gerçekçiliği İtalya’da da ana dalgadan sonra çekilen ikincil bir dalga ile farklılaşarak devam etti. Federico Fellini, Michelangelo Antonioni, Pier Paolo Pasolini, Roberto Rossellini, Vittorio De Sica gibi yönetmenler ikinci dalganın taşıyıcıları oldu. Pesimisttik yaklaşımı bir kenara bırakarak İtalya’ya dair güzellemeler yapan pembe yeni gerçekçi filmler de yeni gerçekçilikten referans alan filmlerdi.
En İyi İtalyan Yeni Gerçekçilik Yönetmenleri
Vittorio De Sica
Roberto Rossellini
Luchino Visconti
Giuseppe De Santis
Luigi Zampa
En İyi İtalyan Yeni Gerçekçilik Filmleri
Bicycle Thieves (1948)
Rome, Open City (1945)
Umberto D. (1952)
Germany, Year Zero (1948)
Obsession (1943)
Referanslar ve İleri Okuma
https://web.archive.org/web/20220104111851/
http://cinecollage.net/neorealism.html
https://en.wikipedia.org/wiki/Italian_neorealism
https://youtu.be/Fq0mvAbzUrY?t=2166
https://www.britannica.com/art/Neorealism-Italian-art
https://www.youtube.com/watch?v=Q6DUYeUaY0A
https://www.jstor.org/stable/44018624
Seçki Listesi
Küratörün Sıralaması
1. Difficult Years (1948) – Luigi Zampa
Otuzların boğucu İtalya'sında, sıradan bir devlet memuru olan Aldo'nun hayatı rozet takma mecburiyetiyle gölgelenir. Faşist rejim sokakları ve evleri sararken, o mutfakta kısık sesle rejim eleştirisi yapmaktan fazlasına cesaret edemez. Luigi Zampa, bu dramatik yapımda büyük tarihi kırılmaların sıradan insanları nasıl ezdiğini sessiz ama keskin bir gözlemle masaya yatırıyor. Savaş kapıya dayanıp oğlu cepheye çağrıldığında, Aldo'nun içindeki suçluluk duygusu giderek büyüyen bir ağırlığa dönüşür. Herkesin uyum sağladığı bir düzende hakikati savunmak, geç gelen bir farkındalıktan ibaret kalır.
2. Bellissima (1952) – Luchino Visconti
Roma'nın tozlu ve gürültülü sokaklarında, Cinecittà'nın kapılarında yankılanan çocuk çığlıkları arasında başlar her şey. Luchino Visconti'nin bu sert drama eserinde, işçi sınıfından bir annenin hırsı ve çaresizliği, sinema dünyasının parlak ve acımasız ışıklarıyla çarpışır. Maddalena, küçük kızını büyük ekranın yıldızı yapmak için varını yoğunu ortaya koyar. Seçmelerin yapıldığı stüdyo koridorlarında hayaller ile gerçeğin sınırları birbirine karışırken, kamera altındaki her an annenin inatçı mücadelesini ve sistemin çarklarını gözler önüne serer.
3. Miracle in Milan (1951) – Vittorio De Sica
Milano'nun varoşlarında, çorak bir toprak parçasının üzerinde derme çatma barakalar yükselirken hayat, en saf haliyle yeniden kurulur. Vittorio De Sica, bu trajikomik ve fantastik dünyada yoksulluğu masalsı bir tonla harmanlar. Yetimhane avlularından sokaklara taşınan Totò, neşesini ve iyiliğini asla kaybetmez. Bulunduğu her anı umutla dolduran bu genç adam, kasvetli sokaklarda adeta hayatın akışını değiştirir. Sermayenin ve hırsın gölgesi bu yoksul mahalleye düştüğünde ise işler değişir. Topraklarını korumaya çalışan insanlar için geriye sadece dayanışma ve mucizeler kalır.
4. The Path of Hope (1950) – Pietro Germi
Kapanan maden ocaklarının ardından Sicilya'nın kavurucu güneşi altında kör bir çıkmazda kalan insanlar, çareyi kuzeydeki dağları aşmakta bulur. Pietro Germi'nin yönetmenliğini üstlendiği bu sarsıcı drama, toprağından koparılan kalabalıkların hayatta kalma mücadelesini merkeze alır. Kaçak yollarla çizilen bu güzergah, sadece coğrafi bir sınır aşma çabası değildir. Kar tanelerinin düşmeye başladığı buz gibi doruklarda, insan ruhunun dayandığı sınırların da test edildiği çetin bir yürüyüşe dönüşür.
5. Angelina (1947) – Luigi Zampa
Yıkık dökük sokaklar arasında yankılanan keskin bir ses, savaş sonrası İtalya'sının acı gerçeğini yüzümüze çarpar. Angelina, kocasının bile çekindiği o gürültülü ve boyun eğmez duruşuyla, yoksul halkın üzerine kapıları kapatan vurgunculara karşı tek başına bir ayaklanma başlatır. Luigi Zampa'nın imzasını taşıyan bu sert dram, kahramanımızın sokaklardan meclis kürsülerine uzanan öngörülmez yürüyüşünü izler. O artık mecliste saygın bir vekildir ancak mahalle tavernasında kocasının ilgisi için saç saça baş başa kavga etmekten vazgeçmeyen o inatçı kadındır hâlâ.
6. La Terra Trema (1949) – Luchino Visconti
Sicilya kıyılarında tuzun ve denizin kokusu, yoksulluğun keskin gölgesine karışır. Balıkçılar, tırnaklarıyla kazandıkları ekmeği açgözlü toptancıların insafına bırakmak zorundadır. Luchino Visconti, İtalyan yeni gerçekçilik akımının en yalın ve sarsıcı damarından beslendiği bu dramda, kameralarını doğrudan hayatın ortasına çevirir. Bir aile, tezgâhların ve borçların sarmalından kurtulmak için varını yoğunu ortaya koyar. Kendi teknesini almak ve bağımsızlaşmak uğruna verilen bu amansız mücadele, Akdeniz'in sert sularında yankılanır. Ne bir kahramanlık hikayesi ne de ucuz bir teselli vardır burada; sadece hayatta kalma çabasının o ağır ve gerçek ritmi bulunur.
7. Bitter Rice (1949) – Giuseppe De Santis
Kuzey İtalya'nın uçsuz bucaksız çeltik tarlalarında, suyun altında saatlerce bizzat çalışan kadınların ayak sesleriyle başlar her şey. Polisten kaçan ufak suçlu Francesca, bu rutubetli ve kalabalık emeğin tam ortasına saklanır. Giuseppe De Santis imzalı bu suç ve drama eksenli yapım, çamurla kaplı çizmelerin arasında büyüyen bir hırsı ve bastırılmış arzuları soluyor. Sıcak hava, tarlalarda yankılanan şarkılar ve terli tenlerin arasından süzülen gerilim, karakterlerin etrafını yavaşça sarar. Walter'ın tarlalara sızmasıyla birlikte, sıradan bir amelelik gibi görünen bu zorlu mesai, sonu kestirilemeyen tehlikeli bir oyuna evrilir. Doğanın ve insan hırsının kesiştiği bu coğrafya, izleyiciye soluk almayan bir atmosfer sunuyor.
8. La Strada (1954) – Federico Fellini
İtalyan kırsalının tozlu yollarında, sirk çadırlarının gölgesinde yankılanan davul sesleri arasında başlar her şey. Saf ve kırılgan ruhlu Gelsomina, yoksul annesi tarafından kaba kuvvetle var olan sokak göstericisi Zampanò'ya satılır. Federico Fellini'nin imzasını taşıyan bu sarsıcı drama, iki uyumsuz insanın rutubetli karavanlarda ve ıssız kasabalarda geçen çileli yolculuğunu merkezine alır. Zampanò'nun dilsiz öfkesi ve soğukluğu karşısında Gelsomina, ezberlediği absürt hareketlerle hayatta kalmaya çalışır. Seyyar hayatın getirdiği hüzün, ip cambazının sirk çadırına girmesiyle başka bir boyuta evrilir. Taş duvarların arasında yankılanan trompet sesleri ve nasırlı ellerin arasında sıkışıp kalan bir hayat, izleyiciyi kolayca unutamayacağı bir melankolinin içine çeker.
9. Europa '51 (1952) – Roberto Rossellini
Roma'nın soğuk ve gri sokaklarında, kayıp bir evladın bıraktığı yankı neorealizm rüzgarıyla yankılanıyor. Roberto Rossellini kamerasını burjuvazinin çürüyen ihtişamından cehennemi aratmayan yoksulluk mahallelerine çeviriyor. Evladının trajik ölümünden sonra suçluluk duygusuyla sarsılan Irene, varlıklı hayatının konforunu geride bırakıyor. Fabrika işçilerinin ve hastaların arasında anlam ararken, sınıf çatışmalarının ortasında buluyor kendini. Kendi dünyasının sınırlarını zorlayan bu adımlar, yakın çevresinde delilik olarak okunmaya başlıyor.
10. Shoeshine (1946) – Vittorio De Sica
İkinci Dünya Savaşı sonrası Roma’nın tozlu sokaklarında, boyacılık yaparak kendi elleriyle kurdukları hayallerin peşinden koşan iki çocuk. Hayatın onlara sunduğu bu dar çemberde, bir at sahibi olma arzusu her şeyin önüne geçer. Ancak yoksullğun ve karaborsanın gölgesinde dönen çarklar, onları istemeden de olsa suçun ortasına çeker. Vittorio De Sica’nın bu dramı, çocuk masumiyetinin sert gerçeklikle çarpıştığı o ince çizgiyi yakalar. Yetimhane duvarları ardındaki ıslak betonlar ve askeri polisin soğuk varlığı, dostluklarını yavaşça kemirirken kamera, Roma’nın sokaklarından juvenil hapishanenin koğuşlarına kadar uzanan bu çöküşü yalın bir gözle kaydeder.
11. Stromboli (1950) – Roberto Rossellini
Savaşın yıkıntısı geride kalmışken, Karin tutuk kampından kaçmak için adını bile zor bildiği bir balıkçıyla apar topar evlenir. İtalyan kırsalının bu engebeli köşesinde hayat, onun bildiği hiçbir şeye benzemez. Roberto Rossellini imzalı bu sarsıcı drama, toprağın ve denizin insanı nasıl köşeye sıkıştırdığını en yalın haliyle gösterir. Sönmüş bir yanardağın gölgesinde yükselen taş evler ve sürekli tora avına çıkan yabancı yüzler, Karin için zamanla boğucu birer kafese dönüşür. Ada halkının katı kuralları ve yalnızlık hissi, bu zoraki evliliği çıkmaza sürüklerken; doğanın ezici sessizliği kadının omuzlarına biner.
12. L'Amore (1948) – Roberto Rossellini
Telefon ahizesine tutunan kırık bir ses, odanın içinde yankılanan boşluğu doldurmaya çalışır. Sadece birkaç kelimeyle örülen bu bekleyiş, modern yalnızlığın en saf haliyle yüzleşmemizi sağlar. Roberto Rossellini imzalı bu iki parçalı dram, insan ruhunun en savunmasız kıyılarına yanaşır. İkinci perdede ise kırsalın ıssızlığında mucizeler arayan inançlı bir kadının ayak sesleri duyulur. İki farklı aşk hikayesi, perdenin arkasındaki acımasız gerçekliği gün yüzüne çıkarır.
13. Bicycle Thieves (1948) – Vittorio De Sica
Yıkıntıların gölgesindeki Roma sokaklarında işsizlik, sokakları mesken tutan bir çaresizliktir. Vittorio De Sica, savaş sonrasının İtalyası'nda hayatta kalma mücadelesini siyah beyaz karelerle omuzlarımıza yükler. Antonio, ailesini ayakta tutacak o tek fırsatı yakaladığı gün bisikletini kaybeder. Küçük oğluyla birlikte arşınladığı bu şehir, adaletin değil hayatta kalma reflekslerinin geçerli olduğu bir labirenttir.
14. Germany, Year Zero (1948) – Roberto Rossellini
Moloz yığınları arasında yankılanan sessizlik, İkinci Dünya Savaşı sonrasının Berlin'ini tanımlayan tek şey. Sokaklar paramparça, binalar ise sadece birer enkazdan ibaret. On iki yaşındaki Edmund, bu yıkık şehrin beton labirentlerinde hayatta kalma mücadelesi veriyor. Roberto Rossellini'nin yönettiği bu dram, çocuk omuzlarına yüklenen ağır sorumlulukları merkeze alıyor. İtalyan neorealizmi akımının izlerini taşıyan yapım, trajediyi büyük laflarla değil, açlık kokan sokaklar ve yorgun adımlarla örüyor. Yetim kalmış bir şehrin gri tonlarında geçen yapım, masumiyetin enkaz altında nasıl ezildiğini gösteriyor.
15. Paisan (1946) – Roberto Rossellini
Harabelere dönen İtalyan sokaklarında, Amerikan askerleriyle yerel halkın kesişen yolları üzerinden ilerleyen bu dram, savaştan geriye kalan enkazı insan yüzleriyle örüyor. Sicilya'nın kavurucu tepelerinden kuzeyin sisli vadilerine uzanan on sekiz aylık bu amansız geri çekilme sürecinde, farklı dillerin ve yaralı coğrafyaların ortasında kurulan geçici köprüler izleyiciyi karşılıyor. Roberto Rossellini kamerasını büyük stratejilerden ziyade yıkımın ortasında hayatta kalmaya çalışan sıradan insanların gözlerine çeviriyor. Her durakta taze bir yara, her sokak arasında dile gelmeyen bir gerilim var. Savaşın gürültüsü dinmese de insan hikayeleri sessizce akmaya devam ediyor.
16. Rome, Open City (1945) – Roberto Rossellini
Sokaklarda Alman çizmelerinin yankılandığı, sokağa çıkma yasaklarının gölgesinde nefes alabilen bir Roma. Roberto Rossellini kamerasını stüdyolara değil, doğrudan yıkıntıların arasına çeviriyor. Faşizmin cehenneminde yönünü bulmaya çalışan insanlar var. Direnişin simgesi haline gelen Giorgio Manfredi, Gestapo'nun hedefindedir. İtalyan yeni gerçekçiliği akımının bu sarsıcı örneği, ihanet ile cesaretin ince çizgisinde dolaşıyor. Her köşe başı yeni bir tehlike barındırıyor.
17. Obsession (1943) – Luchino Visconti
Kızgın bir İtalya güneşinin altında, tozlu yol kenarındaki bir hanın ağır havası, sıradan bir varoluşu altüst etmeye yeter. Luchino Visconti, kıyıda köşede kalmış insan öykülerini merkeze alırken, sıcağın ve rutubetin içinde sıkışıp kalmış bedenlerin tutkuyla nasıl bilediklerini gösterir. Bir yolçocuğunun yolu, yaşlı kocasının gölgesinde yaşayan bir kadınla kesişir. Suç barındıran bu yasak yakınlaşma, erken dönemin ham ve gerçekçi sinema diliyle beyazperdeye yansır. Atmosferin ağır adımlarla daraldığı bu tutku sarmalı, kaçınılmaz sona doğru sessizce yürür.
18. Umberto D. (1952) – Vittorio De Sica
Roma sokaklarını saran ekonomik sıkıntının ortasında, yıllarca devlet hizmetinde çalışmış yaşlı bir emekli olan Umberto D., ödenemeyen kira borçları ve kapıya dayanan ev sahibiyle başa çıkmaya çalışır. Vittorio De Sica'nın insan ruhunu mercek altına alan bu dramında, şehrin soğuk ve acımasız atmosferi en sadık dostu olan köpeğiyle paylaştığı dar odalara kadar sızar. İtalyan yeni gerçekçilik akımının en saf örneklerinden biri olarak, onurlu kalma mücadelesi veren bir adamın sessiz tükenişini sarsıcı bir yalınlıkla perdeye taşıyor.
İlişkili Akımlar ve Temalar
120bin okuma
Klasik Filmler Listesi
Anasayfa
Film
Kürasyon
Kritik
Menü